Resim Sanatında Doğal Çevre İlk Manzara resmi

JOHN CONSTABLE

RESİM SANATINDA DOĞAL ÇEVRE


Dr. Emre TANDIRLI
 

 

 ÖZET

Manzara imgesi resim sanatı için vazgeçilmez bir esin kaynağı olmuştur. John Constable’ın eserlerindeki doğal çevre esinlenmeleri, doğa imgelemine yüklenmiş olan yoğun tinsellikle bütünleşir. Bu bağlamda Constable farkında olmadan Plâtoncu bir bakışın en belirgin temsilcilerinden olmuştur. Onun resimlerindeki doğa imgelemi, içeriğinde pek çok kişisel geçmiş sırlarını barındırır. Constable doğal çevrenin değil, doğal çevreye yansıtılmış olan sevginin ve tutkunun resimlerini yapmaktadır. Doğa imgesini tuval üzerinde tekrar meydana getirmek, Plâtoncu yaklaşım çerçevesinde bir ideal güzellik arayışı olarak görülmekteydi. Sanatçılar, ampirik doğa imgesini asıl olanın yansıması olarak görüp, resim sanatı aracılığıyla bu imgeyi taklit etmişler ve asıl olana ulaşmayı amaçlamışlardır. Bu anlamda, sıklıkla karşılaşılan ve aşina olunan ampirik görünümlere karşı geliştirdiğimiz içsel bağlılığımızın tinsel yansımalarını ortaya çıkaran John Constable’ın eserleri günümüz neo-romantik resim sanatını oldukça etkilemiştir.


GİRİŞ

    Doğal çevre, yeryüzü, tanıdık, tanımadık çevresel alanlar, muhteşem doğa oluşumları, kentsel çevre, devasa yapılar, tarihi kalıntılar, modern binalar, vb. tüm bunlar resim sanatı için esin kaynağı olan başlıca temalar arasında gelmektedirler. Şunu öncelikle belirtmek gerekir ki yeryüzü, sadece sanatta değil pek çok inanış ve düşünüş için en yalın model olarak durmaktadır. Şüphesiz, tabiatta, sadece yeryüzü değil, deniz ve gökyüzü de manzara resmi için vazgeçilmez temalar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Zira manzara resminde ele alınan bu temalar aslında hayatın başlangıcını sağlamış olan üç temel elemanı temsil etmektedirler; Yeryüzü toprağa, deniz suya ve gökyüzü de havaya gönderme yapar. Bu bağlamda eserde ele alınana bu temalar üzerinden sanatçı veya eleştirmen tarafından çeşitli fenomenolojik teoriler ortaya atılmaktadır. Dolayısıyla gördüğümüz manzara resmine derin kavramsal nitelikler yüklemeye başlarız.

    Yeryüzü diğer elemanlar arasında hem kuramsal hem de pratik anlamda sanat yaratımı için en belirgin esin kaynağı olarak görülmektedir. Yeryüzü, felsefi olarak pek çok metaforik yoruma ve teoriye açık bir eleman olarak ele alınmaktadır. Örneğin bazı filozoflar yeryüzünü yaşamın ve hayatın özü olarak kabul etmektedirler. Bu çerçevede Aristote, Platon, René Descartes, Gaston Bachelard, Raffaele Miliani, Kenneth Clark, vb. gibi tarih boyunca pek çok düşünür ve yazar yeryüzü ve doğanın insan üzerindeki etkileri üzerine pek çok teori geliştirmişlerdir.

    Gaston Bachelard, “Yeryüzü ve dinginliğin düşselliği”, adlı eserinin önsözüne yeryüzü için şöyle bir tanımlama getirmektedir: “Toprak/Yer sırlarla dolu şeyleri saklamada ve ortaya çıkarmada çok etkin bir temel elemandır.” (Gaston Bachelard, “La Terre et les reveries du repos”, (“Yeryüzü ve dinginliğin düşselliği”) Paris, Librerie Jose Corti, Les Massicotés, 1948, s. 7).

    Bu yaklaşım, bize aynı zamanda Descartes’in metafizik tanımlamasını yaparken kullanmış olduğu alegoriyi hatırlatmaktadır: Felsefe tarihinde pek meşhur olan bu alegoride ağacın gövdesi Fizik, ağacın kökleri Metafizik ve ağacın dalları da diğer bütün bilim dallarını oluşturmaktadır. Descartes bu alegori ile metafizik kavramlarını algılamamıza yardımcı olmaktadır. Böylelikle filozof, metafizik boyutta var olan her şeyin, gerçek görüntülerin altında saklı olduğunu ileri sürmektedir. Görülüyor ki mekanist ve rasyonel (akılcı) teorileri ile tanınan Descartes paradoksal olarak bu noktada hem Plâtoncu bir tavır almaktadır hem de onunla çelişmektedir. Ancak felsefe ağacı teorisi oldukça tutarlı ve mantıklıdır. Romantik manzara resminde ve özellikle de John Constable’ın resimlerinde doğal çevre ve yeryüzü teması, tinsel ve metafizik varlığın barındığı bir ampirik görüntü olarak ele alınmaktadır.

 RESİM SANATINDA DOĞAL ÇEVRE

    Sanat tarihi boyunca manzara resimleri ile tanılan ustaların eserlerini incelediğimizde görmekteyiz ki doğal çevre ve yeryüzü sanat üretiminde vazgeçilmez bir tema olarak ele alınmaktadır. Resim sanatına konu olan çevresel elemanlar,  yeryüzü ve gökyüzü görünümleri, “peyzaj” olarak adlandırdığımız resim türünün vazgeçilmez öğeleri arasında gelmektedirler. Bu temel öğeler Ortaçağdan itibaren resim sanatında farklı stillerde ele alınmışlardır. Genelde dini içerikli resimlerin üretildiği yüzyıllarda bile manzara imgesi eserlerin önemli bir tamamlayıcısı ve aksesuarı olmuştur. Uzun bir süre boyunca doğa imgesi, resim sanatında bir dekor veya bir arka plan olmanın ötesine de geçememiştir. Fakat şunu belirtmek gerekir ki, tamamlayıcı bir dekor gibi kullanılan bu doğa görünümleri, din temelli tinselliği barındıran birer tabiat yorumlaması olarak önem taşımaktadır.

    Resim sanatında, XIX. yüzyıla kadar, Tanrı yaratısı olarak karşımızda duran doğa görünümlerine sadık kalınmaktaydı. Tuval üzerinde doğanın taklidini meydana getirmek, ideal bir doğa imgeleminin arayışı olarak görülmekteydi. Bu yaklaşım aynı zamanda Plâtoncu düşünceyle de yakın bir ilişki içerisindedir. Bu anlamda sanatçılar, gerçek doğa imgesini asıl olanın yansıması olarak görüp, resim sanatı aracılığıyla bu doğa imgesini taklit ederek asıl olana ulaşma girişimini ortaya koymaktaydılar. Bilinen bir doğal çevrenin tasviri bu anlamda en fazla takdir görecek olan yöntem olmuştur. 


    Genel bir kanıya göre sanat tarihinde ilk olarak gerçekte var olan bir bölgenin tasviri, İsviçreli sanatçı Konrad Witz’in “pêche miraculeuse”, (“mucizevî av”) adlı tablosunda yer almaktadır. Bu tabloda Cenevre kenti yakınlarında bulunan Lac Léman nehri üzerindeki bir yer bire bir tasvir edilmiştir.

 

Konrad Witz, ?pêche miraculeuse?, (?Mucizevî av?), 1444,

(Resim 1) Konrad Witz, “pêche miraculeuse”,
(“Mucizevî av”), 1444, Ahşap üzerine yağlı boya,
121 x 159 cm, Cenevre Sanat ve
Tarih müzesi, İsviçre

 

“Campin’in yolundan giden, bir İsviçreli sanatçı, ilk olarak topografik bir manzarayı resminde tasvir etti. 1444 yılına tekabül eden ve Cenevre Müzesinde bulunan “ Mucizevî Av” adlı tablonun arka planıydı bu manzara. Bu manzara imgesi, Cenevre yakınlarındaki bir yerin pre-rafaelist yaklaşımla ortaya konan bir tasviridir.” (Jean Arrouye, “Invention du paysage provençal”, (“Kırsal manzara resminin doğuşu”) I. Cilt, Bernard Teyssèdre danışmanlığında, Paris, Paris 1- Panthéon-Sorbonne Üniversitesi, Sanat ve Sanat Bilimleri Bölümü Doktora Tezi 1984, s. 34, (Kenneth Clark’dan alıntı “Land scape into the art”, “l’Art du paysage”, (“Manzara Sanatı”), Londra, 1949))

    Sanat tarihine baktığımızda, kuzey Rönesanssında, özellikle Hollandalı sanatçılar tarafından doğal çevreye sadık kalınarak meydana getirilmiş tasvirlere rastlamaktayız. O dönemlerde Hollanda resminde amaçlanan gerçekte var olan ve bilinen yerlerden yola çıkarak ideal bir manzara imgesine ulaşmaktı. Ayrıca, Hollandalı Romantiklerin resimlerinde, gerçekte var olan ve iyi bilinen yerlerin resmedilmesi, yüce bir vatanseverlik duygusunun ortaya konması anlamına geliyordu. Hollandalı Romantiklere göre bize tanıdık gelen yerleri resmetme arzusu, üzerinde yaşanılan topraklara, çevreye ve tabiata olan sevgi ve tutku duygunlarından kaynaklanmaktaydı.

 JOHN CONSTABLE’IN RESİMLERİNDE DOĞAL ÇEVRE VE PİTORESK

    Sanat tarihi boyunca ressamlar doğup büyüdükleri veya içinde yaşadıkları kasabaları köyleri ve şehirleri resimlerine sıklıkla konu etmişlerdir. Sanat tarihinin belli dönemlerinde örneğin XX. yüzyılın başlarında izlenimcilik akımıyla birlikte bu uygulamanın sanatçılar tarafından oldukça benimsendiğini görmekteyiz. Tematik olarak, sanatçıların doğup büyüdükleri bölgeleri ele almaları, resimsel manzara imgesinin bir vazgeçilmezi olagelmiştir. Bu temalar aynı zamanda romantik dönem sanatçıları için de başlıca esin kaynağını teşkil etmektedir. Sanat tarihini özellikle de romantik dönem manzara resimlerini incelediğimizde, belli bir coğrafi bölgeye, bir kasabaya veya çevresine, bir şehre duyulan tutku ve aşk, romantik manzara resminin yaratımındaki başlıca çıkış noktasını teşkil etmektedir. 

    “Doğa imgesi keyif veren duyumların kaynağıdır ancak sanat eseri doğayı ifadeci biçimde aktarmakla salt doğa imgesinden çok daha derin bir şekilde duyumlarımıza yönelmektedir.” (Burt Franklin, André Lalande, “Research & Source Works Series 291, Philosophie Monographe Series 20, Histoire de l’Esthétique Française”, (“Fransız Estetik Tarihi”), Paris, 1968, Ayer Yayınevi, s. 75)

“Eğer tabiat aşkı bu kadar baskın ve güçlü ise, o zaman manzara imgesinin sanatta vazgeçilmez ve temel bir form olmaya hep devam edeceği inancına hak vermemiz gerekecekdir.” (Kenneth Clark, “l’Art du paysage”, (“Manzara Sanatı”), Paris, Gérard Monfort, 1994, s. 145) Kenneth Clark’a göre tabiata ve yaşanılan çevreye duyulan tutku ve aşk resimsel manzara imgesinin yaratımındaki başlıca çıkış noktasıdır.

Sanat tarihindeki sayısız örnek tabiat aşkını gözler önüne sermektedir. İngiliz Romantik ressamlardan John Constable, memleketinin resimlerini büyük bir tutku ve aşkla resmetmiştir. Constable İngiltere’nin Suffolk kentine yakın bir köyde dünyaya gelmiş, çocukluk dönemlerinden itibaren yaşadığı çevreye ve tabiata karşı yoğun duygular beslemeye başlamıştır. Çocukluk yıllarından başlayarak Constable bu yoğun duygularını resim yaparak ortaya koymayı benimsemiştir. Kendisi için büyük önem taşıyan ve çocukluk yılları ile özdeşleşen kasaba ve çevresinin doğa görünümlerine karşı o kadar tutkulu bir bağlılığı vardı ki, ergin dönemlerinde yerleştiği ve içinde kendini pek yabancı hissettiği Londra’nın kent görünümlerine bir türlü ısınamamıştır.

Yaşamındaki dönemleri göz önünde bulundurduğumuzda fark ediyoruz ki Constable doğa imgelemine doğru her zaman içgüdüsel bir yönlenme içerisinde bulmuştur kendisini. Bu yüzden de resimlerinin temaları çoğunlukla çıplak tabiat manzaraları olmuştur. Ancak bu tabiatın içerisinde geçmişi hatırlatan bazı tarihi yapıları ve tarih öncesi kalıntıları da resmetmiştir.

     John Constable yaşadığı memleketin güzelliklerini görüyor ve bu güzellikleri tuvallerine aksettiriyordu. Ancak Constable sadece zamanın “pitoresk”1 olarak kabul görmüş olan temaları resmetmiyor, yaşadığı çevre ile özdeşleşmiş ve o zamana kadar herhangi bir resimde ele alınmamış olan her türlü çevresel elemanı da resimlerinde korkusuzca tasvir etmekten çekinmiyordu. Bu anlamda zamanın bir ilki ve bir yenilikçi sanatçısı olarak John Constable farkına varmaksızın günümüzde de hala izleri görülen bir tavrı benimsemiştir. XIX. yüzyıl romantik resim sanatının önde gelen ustalarından John Constable farkına varmadan, o zamana kadar kalıplaşmış ve geleneksel hale gelmiş tüm pitoresk temaları değiştirmiştir. Bir bakıma, sanat tarihinde pitoresk temaların reformcusu ve devrimcisi olarak kabul edilen John Constable tüm bu yenilikleri sadece doğup büyüdüğü yere beslediği tutku ve aşk duyguları sayesinde gerçekleşmiştir.

Resim sanatında belli bir bölgeye beslenen tutku ve aşk sadece Constable’a özgü değildir. Onun çağdaşı olan ve çevreden esinlenme olgusu çerçevesinde ele alınması gereken bir başka önemli isim Joseph Mallard William Turner’dır. Sanatçı yaşadığı ve gezdiği yerlere karşı bir tutku sayesinde resimlerini üretiyordu. 1775 yılında Londra’da doğan Turner kentsel bir çevrede yetişmiş, buna karşılık doğanın karşı konulmaz gücünden oldukça etkilenmiştir. Romantik dönem sanatçısı olarak kabul edilen Turner, doğanın gücünü izlenimci ve ifadeci bir tutumla tuvallerine aktarma yolunu benimsemiştir. Turner’da inanılmaz bir tabiat sevgisi mevcuttu. Çok seyahat etmiş ve gittiği yerlerdeki doğa görünümlerini ayrı ayrı ele almıştır.

Turner gibi Thomas Gainsborough, William Blake ve Thomas Cole gibi romantik dönem sanatçılarında Constable’ın bakış açısına yakın bir tutum sergilemekteydiler. Pek çok romantik ressam gibi Turner da doğal çevreye duyulan hayranlığı, doğadan aldığımız “süblim”2 ve yücelik duygularını resimlerine aksettirmiştir. Ancak, John Constable diğer romantik sanatçılardan farklı olarak, resimlerinde ele aldığı ve çocukluk yıllarını geçirdiği yerlere karşı derin bir duygusallık beslemekteydi. Resimlerinde kullandığı renklerin ve ton değerlerinin kendine özgü diliyle Constable bu derin duygusallığı ortaya çıkarabilmiş bir ustadır. sanatçı Yirmi üç yaşına geldiği zaman Constable, doğup büyüdüğü kasabayı ve değirmendeki işini ardında bırakarak yeni umutlarla Londra Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim görmeye gitti. Buradaki eğitimi sırasında Claude Lorrain, Rubens, Ruysdael, Rembrandt Van Rijn ve Thomas Gainsborough gibi ustaları yakından inceleme fırsatı buldu. İncelemeleri neticesinde doğup büyüdüğü yerlere karşı beslediği duyguları resim diline nasıl aktarabileceği konusunda tecrübe edinmeye başladı. Bu konuyla ilgili olarak, Lucien Freud, “Petit Journal des Grandes Expositions”, (“Büyük Sergilerin Küçük Dergisi”), adlı yayında, 2002 yılında Fransa’nın Paris kentindeki Grand Palais müzesinde John Constable’ın anısına düzenlenen sergi üzerine şunları yazmaktadır:

    “Doğa gerçek bir modeldir. Dahası, doğa ve yeryüzü ressam tarafından öncelikli olarak ele alınması gereken ve derin duyguların aktarılmasında araç olan vazgeçilmez bir modeldir.” (Lucien Freud, “Constable”, “Le Petit Journal des Grandes Expositions”, (“Büyük Sergilerin Küçük Dergisi”), Paris, 2003, s. 3)

     XIII. yüzyılın sonlarına kadar manzara resimlerinde pitoresk temalar ele alınıyordu.  Dönemin pitoresk manzara resimleri genelde göze en hoş görünen Antik uygarlıklardan ve Roma döneminden kalan yıkıntılar, Gotik kiliseler, katedraller, şatolar, terkedilmiş köyler, çiftlikler, gibi eski zamanları çağrıştıran temalardan oluşmaktaydı. Bu temalar antikiteye dönüş felsefeleriyle özdeşleşen neo-klasik sanat akımıyla iyice moda halini almıştı. Dönemin sanat anlayışına göre, güncel olandan çok, eski ve nostaljik olan sanatta prim yapmaktaydı.

     Buna karşılık John Constable’ın çevresine duyduğu bağlılık ve tutku onun çevresine sadık kalma güdülerini güçlendirmiş ve onu güncel konuları ele almaya itmiştir. Bu anlamda Constable için en makul olan; çevresinde alışık olduğu ortamı güncel zamanı ile ele almak olmuştur. Dolayısıyla o zamana kadar izleyicinin alışık olmadığı temalar Constable ve takipçileri tarafından resim konusu olmaya başlamıştır. Bu temalar genelde, çiftliklerdeki büyük baş hayvanlar, nehir kıyısı ahşap sandal tersaneleri, değirmenler, saman arabaları, vb. olmuştur.

 



John Constable, “Boat-building near Flatford Mill”,
(“Faltford Değirmeni Yakınlarında Gemi Yapımı”),
1815, Tuval üzerine yağlı boya, 50.8 x 61.6 cm,
Ulusal Müze, Londra, Birleşik Krallık



 


     John Constable’ın resimleri, yaşadığı zamanın tüm yeniliklerini, ahşap ve mekanik endüstrisini, çiftçilik teknolojisini, vb. belgeler niteliktedir. İlk zamanlarda pek de alışıldık ve hoş görülmemesine karşın, sanatçının yaşadığı zamanla özdeşleşmiş olan bu güncel tasvirler kısa bir sürede pek çok sanatsever çevrelerin ilgisini çekmeyi başarmıştır. Sonraki asırlarda, ressamların, Constable’ın resimlerine duydukları hayranlık, onların Constable’ın resimlerinde görmüş oldukları güncel temaları benimsemelerine yol açmıştır. İlginçtir ki, yüzyıllar geçmesine rağmen ressamlar kendi güncel konularını değil Constable’ın kendi günceline duyduğu tutkunun eseri olan konuları defalarca ele alarak yeni pitoresk temaların oluşmasını sağlamışlardır.

    Görüyoruz ki Constable resim sanatına yüzyıllarca sürecek olan yeni bir pitoresk anlayışını getirmiştir. Ancak öze bakılacak olunursa, Constable’ın resimleri her ne kadar belli bir zamanı ve belli bir yeri belgeliyorsa da onun resimleri aslında memleketine, zamanına ve hayata duyduğu tutku ve sevinci ortaya koymaktadır. 

“Tabiata aşkı taşıyan sanatçı kendine özgü insani duyarlılığıyla, eserinde evrenin gizemini yüce bir gerçekçilikle ortaya koymaktadır.” (Kenneth Clark, “l’Art du paysage”, (“Manzara Sanatı”), Paris, Gérard Monfort, 1994, s. 25)
Doğup büyüdüğü ve yaşadığı yerleri çok güzel ve etkileyici bulmasındandır ki Constable o yerlere olabildiğince sadık kalarak, resimlerine adeta oralarda yaşamışçasına hayat vermeye çabalıyordu. Yakın arkadaşı John Ficher’e yazmış olduğu mektuplardan, Bergholt’un manzaralarını yaparken hissettiği arzuları ve esinlenmeleri daha iyi anlayabiliriz.

“Çok tanıdık ve alışıldık geldiği için olsa gerek ki bu yerler gözlerime bir o kadar güzel görünüyorlardı. Alışık olduğum bu güzellikleri resmetmek için içimde inanılmaz bir arzu duyuyorum. Beni ressam kılan aslında bu güzel nehirler, çayırlar, ormanlar, vb.” (Lucien Freud, “Constable”, “Le Petit Journal des Grandes Expositions”, (Büyük Sergilerin Küçük Dergisi”), Paris, 2003, s. 3)

Bu yerler John Constable için gerçek birer ilham kaynağı olmaktaydı. Bir bakıma onun tinsel özünün imgelemi halini almaktaydı. Bu noktada belirtmek gerekir ki yeryüzü imgelemi primitif çağlardan bu yana doğum, anaçlık eğretilemeleriyle yüklü bir imgelem olarak sanata yansımaktadır. Bununla bağlantılı olarak, Gaston Bachelard şöyle bir psikanalitik yorum getirmektedir:

    “Yolculuk, özellikle de doğum yerine (memlekete) dönüş çok derin bir tinsellik muhteva etmektedir. Eğer yolculuk, doğum yerine veya memleketine doğru yapılıyor ise insanda bilinç dışı olarak çok derin anlamlar taşımaktadır. Bu bilinç dışı anlamlar, genelde anneye karşı duyulan doğal ve içsel sevgi duygularından kaynaklanmaktadır... Goustave Courbet gezgin bir manzara ressamıdır… Tüm düşselliğiyle ona ilham veren memlekete dönüş, eve dönüş gibi kavramlar, klasik psikalanizin ışığında, anneye dönüş kavramıyla aynı karakteristik özellikleri taşımaktadır.” (Gaston Bachelard, “La Terre et les rêveries du repos”, (“Yeryüzü ve dinginliğin düşselliği”), Paris, Librairie José Corti, Les Massicotés, 1982, p. 137).

    John Constable, aynı zamanda Goustave Courbet gibi çok gezmiştir. Londra, Brighton ve Salisbury gibi büyük şehirlere giderek manzaralar yapmıştır. Resimlerinde bu yabancı bölgelerdeki değişik ruh hallerinin yansımalarını görmekteyiz. John Constable’ın tuvallerine aktardığı doğa görünümleri, bir bakıma, İngiltere’nin topografik görünümlerinin tinsel yorumlarını oluşturmaktadır.

John Constable, en üretken döneminde zamanın sanat ortamındaki en önemli sanatçı konumuna geldi. Sanat koleksyonerleri için büyük bir önem taşımaktaydı. Bu sayede ulaşmış olduğu maddi zenginlik çerçevesinde ilk olarak doğup büyüdüğü Bergholt kasabasında güzel bir ev-atölye satın aldı. Bir bakıma bu ev-atölye’yi pencerelerinden gördüğü değişik manzaraları resmedebilmek için satın almıştır. “Constable's Kitchen Garden”, (“Constable’ın mutfak bahçesi”), adlı resim satın almış olduğu bu ev-atölyenin penceresinden yaptığı resimler arasında en bilinenidir. Constable’ın bu resimlerindeki renk ve ton değerlerinin oluşturduğu atmosfer etkisi, izleyiciye derin bir huzur ve dinginlik duygusu vermektedir. Fakat o döneme kadar resim sanatında böylesi bir bakış açısı çok sıradan ve banal sayılmaktaydı. Resimlerinde o döneme kadar alışılmış ihtişamın ve gösterişin olmayışı, bunu yerine doğaya sade ve hatta izlenimci bir yaklaşım nedeni ile pek çok sanatsever tarafından yoğun ve olumsuz eleştirilere hedef olmaktaydı. John Constable bunları önemsemiyor, o sadece aşina olduğu doğa görünümlerine karşı duyduğu resimsel arzularını tatmin etmeye çalışıyordu. Bu bakımdan, onun eserleri sanat tarihinde çok ayrı yere sahiptir.
 



John Constable, “Golding Constable's Kitchen Garden”,
(“Constable’ın mutfak bahçesi”), 1815, Tual üzerine
yağlı boya, 33 x 50,8 cm, Ipswich Müzesi, Birleşik Krallık


John Constable’ın şöhreti git gide yayılmaktaydı. Costable’ın resimleri Londra Kralıyet Güzel Sanatlar Akademisi’nin galerilerinden sonra Paris’in önde gelen galerileri ve müzelerine kabul edilmeye başladı. Eugène Delacroix, John Constable’ın resimlerinden oldukça etkilenerek, kendisini manzara resmi ekolünün reformcusu ve gelecek yüzyılları etkileyecek büyük bir usta olarak kabul etmekteydi.
  

  JOHN CONSTABLE VE KİŞİSEL YAPITLAR
 
    Şüphesiz, resim sanatında percereden görünen kentsel ve doğal çevre sadece basit birer pitoresk tema olmakla kalmamaktadır. Resim sanatında pencere görüntüleri kişisel anlamda belli bir manzaraya aşina olma durunumu ve bu görünümlere karşı oluşan içsel bağlılığın tinsel yansımaları olarak karşımıza çıkmaktadırlar. John Constable’dan sonra da bu tema pek çok sanatçı tarafından sıklıkla ele alınmıştır. Örneğin: Claude Monet’in, “La boulevard de Capucines”, (“Capucines Bulvarı”), Henri Matisse’in, “Le pont de Saint-michel”, (“Saint-Michel Köprüsü”), bunlardan sadece bir kaçıdır. Kişisel yapıtlar çerçevesinde ise : “Sucy en Brie”, “Allée de la Mouselle”. söz konusu tinsellliği barındıran örnekler arasında gelmektedir.

 

Claude Monet, “La boulevard Capucines”, (“Capucines Bulvarı”), 1873,
Tual üzerine yağlı boya, 61 x 70 cm,
Pouchkine Güzel Sanatlar Müzesi,
Moskova, Rusya

 


   



Emre Tandırlı, “Sucy en Brie”, 2003, Tuval üzerine yağlı boya, 70 x 100 cm,
Özel koleksiyon, Toronto, Ontario, Kanada

           

    “Bu resimler kişisel geçmişimindeki yaşanmış dönemlere tanıklık eden birer ayna gibi durmaktadırlar. Bunlar benim yaşamış olduğum evlerin pencererinden görünümlerdir. Bunlar geleceğin benim kendi geçmişimin penceresinden bakarak kendi geleceğimin görünümleridir.” (Emre Tandırlı, “Çağdaş Romantik Manzara Resmi”, İstanbul, Sanat Çevresi dergisi, Kurşit Yayınları, sayı 306, Nisan 2004)

Ortaçağdan günümüze değin bu bağlamdaki doğa görünümlerinin resim sanatına yansımalarına tanık olmaktayız. Fakat yoğun bir duygusallık çerçevesinde doğal çevreden esinlenimin en çarpıcı örnekleri John Constable, William Turner, Thomas Gainsborough, William Blake ve Thomas Cole’un eserleri olmuştur. Özgün çalışmalarımızda, yaşanan yerlerden esinlenme durumunun günümüz koşullarıyla birleşerek nasıl şekil kazandığına tanıklık etmekteyiz. Söz konusu kişisel yapıtlar, John Constable’ın resimlerindeki memleket aşkı ve tutkusu, aşinalık, huzur gibi kavramların aksine, yabancı olmanın getirdiği tinsel boyutları mühteva etmektedir. Yine yoğun bir duygusallık çerçevesinde belli bir bölgeden esinlenmeyle üretilmişlerdir bu kişisel yapıtlar. Halk dilinde “gurbet” olarak adlandırılan, yabancı çevrede yaşama durumu ve bu koşullardan kaynaklanan sanatsal esinlenme ve yaratım çok geniş çaplı olarak incelenebilir. Ancak özgün çalışmalarımız çerçevesindeki bir kaç örneği ele alarak çevreden esinlenmenin yeni ve çağdaş formlarına değinmiş olacağız.

Öncelikle şu örneğe bir göz atalım: “Doğduğum evin penceresinden manzara”. Bu resimde, John Constable’ın eserlerine çok yakın bir yaklaşım, bir kentsel çevre görünümü olarak ortaya çıkmaktadır. Bu kent görünümü kişisel geçmişimize tanıklık etmiş ve resim dili aracılığla çağdaş romantik manzara geleneğindeki yerini almaya aday olmuştur. Bu yapıt bir bakıma, “Constable’ın Mutfak Bahçesi” eseri ile hemen hemen aynı bakış açısını gözler önüne sermektedir.



Emre Tandırlı, “Doğduğum evin penceresinden manzara”,
2007, Tuval üzerine yağlı boya, 60 x 85 cm,
Özel koleksyon, İstanbul, Türkiye

 


    “Doğduğum evin penceresinden manzara” adlı yapıt bir bakıma John Constable’ın Bergholt kentine duyduğu sıla sevgisi ve huzur duygusuna yakın bir duyarlılıkla resmedilmiştir. Buna karşılık, kişisel yapıtlar arasından pencere görünümlerine örnek teşkil eden “Sucy en Brie” adlı yapıtta, farklı bir huzur duygusundan bahsedilebilir. Bu yapıta adını veren ve Avrupa metropolünün yanı başındaki küçük bir banlyö kasabası olan Sucy en Brie’nin manzaraları bir yabancının gözüyle tuvale yansıtılmaktadır. Doğal çevresi, sessiz dingin ve eşsiz güzelliği ile huzur veren söz konusu Sucy en Brie kasabasının görünümleri, bir yabancının “gurbet” duygularıyla resmedilmiştir. Zaten gizemli, bilinmedik ve yabancı bir dünyada, bir o kadar da gizemli manzara resimleri üretmek çok zor görünmemektedir.

   İstanbul’un hareketli karmaşasına rağmen oranın daimi parçası olmakla gelen bir huzur duygusu, Paris peyzajlarında ise tüm güzelliği ve çekiciliğine karşın, yabancı olmanın getirdiği kişisel huzursuzluk duygusu olarak karşılığını bulur. “A la Place de l’Opéra”, (“Opera Meydanı’nda”), adlı yapıt bu tinselliği en iyi görselleştiren yapılar arasında gelir.

 



Emre Tandırlı, “A la Place de l’Opéra”, (“Opera Meydanı’nda”),
2003, Tual üzerine yağlı boya, 40 x 80 cm,
Özel Kolleksyon, İstanbul, Türkiye

   
John Constable’a göre doğal çevre görünümleri, resim yüzeyinde tekrar oluşturulması gereken eşsiz güzellikler sunmaktaydı. Bu güzellikler onun sıradan ve gündelik yaşantısının bir parçasıydı. Günümüz insanı ve sanatçısı için kentsel çevre, şüphesiz Constable’ın doğal çevresinden daha farklıdır. İçinde yaşadığımız kentsel çevrede yoğun bir “görsel bombardımana”3maruz kaldığımız göz önünde bulundurulursa bu çevrenin pitoreskine karşı bir körleşme söz konusu olmaktadır. Bu bağlamda gündelik yaşamımızda artık dikkatimizi çekmeyecek görünümler resim diliyle görsel bir hazineye dönüştürülmek zorundadır.

    John Constable’ın resimlerindeki gibi, doğal çevremize yüklemiş olduğumuz anlamlar ve duygular çerçevesinde sıradan herhangi bir görüntü, yüce bir görsellik kazanabilir. Resim sanatının güçlü dili sayesinde güncel çevremiz hem pitoresk bir tema halini alır hem de içselliğimizin yansıması halini alır. Nitekim, sıradan herhangi bir kentsel görüntüyü veya kent çevresindeki bir endüstriel bölgeyi bugunün çağdaş pittoresk temaları arasında sayabilmekteyiz. Böylesi bir yeni pitoresk anlayışı çerçevesinde, “Kent dışında yalnız gezgin” adlı yapıt, tinsel varlıkla doğa imgelemi arasındaki ilişkiyi oldukça mistik bir atmosfer aracılığıyla gözler önüne sermektedir.  



Emre Tandırlı, “Kent dışında yalnız gezgin”,Tual üzerine
yağlı boya, 70x200 cm, İstanbul, Türkiye

   

 
Constable’da olduğu gibi kişisel yapıtlarda da amaçlanan bu tip sıradan, banal   görünümlerin ardındaki gizemli dünyanın imgelemini ortaya koymaktır. Dijital teknoloji medya ve çağdaş iletişim olanakları dolayısıyla artık lokal bilincimizi ve tinsel duyarlılığımızı kaybetmeye başlıyoruz. Sanal ortam algımız üzerindeki yerel duyarlılığı, dolayısıyla da Constable’ın anlayışına özgü olan bizdeki güncel zamana ve çevre tutkusunun duygusal zenginliğine olumsuz etkiler vermektedir. Constable’ın resim sanatında ortaya koymuş olduğu anlayış doğrultusunda, güncel yaşantımızdan hızla uzaklaşan tinselliğin, alıştığımız ve gündelik imgelere taşınması kaçınılmaz hale geliyor.

      SONUÇ

İngiliz romantik resim sanatının en önemli ustalarından John Constanble, eserlerindeki doğa görünümlerine yüklemiş olduğu yoğun tinsellikle farkında olmadan Platoncu bakışın en önemli temsilcilerinden olmuştur. Onun resimlerindeki doğa imgelemi, içeriğinde pek çok derin kişisel sırrı da dolaylı olarak deşifre etmektedir. John Constable için doğal çevre ve yeryüzü, onun iç dünyasını yansıtmada aracı olan en etkin temel elemandır.

    Constable’ın bize gösterdiği en önemli şeylerden biri, sanatsal yaratımın çıkış noktasında salt doğanın kendisi olduğudur. İnsan, içerisinde bulunduğu modern dünyada, teknolojinin, metalaşan ve tekdüze hale gelen çağdaş yaşamı içerisinde duyguları, tinsel dünyası, gizemli iç yapısı, her şeyiyle doğanın bir parçasıdır.
Sanatsal yaratımla ilgili olarak tarih boyunca doğal çevremizin algılanması ve ifade edilmesi üzerine pek çok düşünce ve teori öne sürülmüştür. Tabiata olan akılcı (rasyonal) ve hayati  bağlarımız, bununla birlikte tabiata olan tinsel bağlarımız; birbiriyle çelişen ama aynı zamanda birbirini tetikleyen, bağlarımız olarak içimizi sarmaktadırlar. Aristote insanoğlunu tabiat döngüsünün vaz geçilmez bir parçası olarak görmektedir. Platon tabiatın bir parşası olan bedenimizi, yansımaların içince bir yansıma olarak tanımlamaktadır. Descartes doğa imgeleminin altında saklı olan bir şeyler olduğunu, Descartes’in takipcisi Bachelard ise bu saklı duran şeylerin ancak sanatçı tarafından ortaya çıkarılabileceğini öne sürmektedir. John Constable ise kanımca doğaya karşı beslediği takıksız tutku ve sevgi duyguları vasıtasıyla bu gizemi resim diline ustaca tercüme etmektedir. 

    John Constable’ın doğal çevreye yaklaşımından ve sanat üretiminden öğrendiklerimiz, bizim de kendi güncelimizdeki doğal ve kentsel çevremize bakışımızı yeniden değerlendirmemizin gerekliliği ortaya koymaktadır. Kişisel yapıtlarda ortaya koymaya çalıştığımız neo-romatik yaklaşım çerçevesinde bir bakıma bu gerekliliği yerine getirmeye çalışmaktayız.  

         KAYNAKÇA

1. BACHELARD, Gaston, (1948), “La Terre et les reveries du repos”, Paris, Librerie Jose Corti, Les Massicotés,
2. ARROUYE, Jean, (1984), “Invention du paysage provençal”, Tome I, Sous la direction de Bernard Teyssèdre, Paris, Université Paris I, Panthéon-Sorbonne, Arts et Sciences de l’Art, , p. 34, (Cité de CLARK, Kenneth, (1949), “l’Art du paysage”, (“Land scape into the art”), Londres,))
3. FRANKLIN, Burt, (1968) “Research & Source Works Series 291, Philosophie Monographe Series 20, Histoire de l’Esthétique Française”, Collaborateur André Lalande, Paris, Ayer Publishing, London, publié originalement,
4. CLARK, Kenneth, (1994), “l’Art du paysage”, Paris, Gérard Monfort,
5. FREUD, Lucien, (2003), “Constable”, Le Petit Journal des Grandes Expositions, Paris
6. TANDIRLI, Emre, (2004), “Çağdaş Romantik Manzara Resmi”, (“Çağdaş Romantik Manzara Resmi”), İstanbul, “Sanat Çevresi” dergisi, Kurşit Yayınları, Nisan sayısı no. 306


 

 

Dr. Emre Tandırlı'ya, bu önemli makalesini bizlerle paylaştığı için sonsuz teşekkür ederiz.
Sanatçımız Özgeçmiş ve Tablolar, Sitemizde: Görsel Sanatlar-Resim/ Dr. Emre Tandırlı 
Düzenleme: Tevfik Yalçın
1 Aralık 2008

 

YORUMLAR (0)