-İstanbul Devlet Opera ve Balesi nin Kuruluşunun 50 Yıl Kutlaması Kadıköy Süreyya Operası nda yapıldı. -
 İstanbul Devlet Opera ve Balesi nin Kuruluşunun 50 Yıl Kutlaması Kadıköy Süreyya Operası nda yapıldı.

İstanbul Devlet Opera ve Balesi nin Kuruluşunun  50 Yıl Kutlaması Kadıköy Süreyya Operası nda yapıldı.

 Tarih : 01.01.2011


24 Aralık 2010 Cuma, saat: 20:00 İstanbul Devlet Opera ve Balesinin Kuruluşunun 50. yıl kutlaması İDOB Orkestrası ve Korosu nun görkemli konseri ile gerçekleşti.

 


İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin Kuruluşunun 50.Yıl Kutlaması
24 Aralık 2010 Cuma, Saat: 20:00
Kadıköy Süreyya Operası



İstanbul Devlet Opera ve Balesinin kuruluşunun 50.nci yılı İDOB Orkestrası ve Korosu'nun konseri ile kutlandı.






İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin Kuruluşunun 50.Yıl Kutlaması 
Seçkiler
                 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 





Türkiye’de Opera

Sözlükler ve ansiklopediler “Opera” nın tanımını kısaca şöyle yapmışlar: Sözlerinin tümü ya da bölümü şarkı olarak söylenen, müziğe uygulanmış sahne yapıtı ve baştan sona bestelenmiş, sololu, korolu, orkestralı sahne oyunu gibi.  İlk opera eserinin Jacopo Peri’nin “Dafne” operası 1597 yılında İtalya’da (Floransa kenti) sahnelenmesinden sonra, bu sanat dalı Avrupa’da hızlı gelişti ve yayıldı. Ancak ülkemiz uzun süre opera sanatına kapalı kaldı. Türkiye’de opera deyince konuyu iki büyük başlık altında incelemek gerekmektedir.

I. Osmanlı İmparatorluğu Dönemi
II. Cumhuriyet Dönemi

I. OSMANLI İMPARATORLUĞU DÖNEMİ

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Avrupa ülkelerine gönderilen elçilerin ülkemize döndüklerinde padişaha hazırlayıp sundukları sefaretnamelerde “Opera” kelimesinden bahsettikleri görülür. Uzun uzun bu seyrettikleri “opera”ları anlatan elçiler sarayda operalara karşı bir ilginin oluşmasına neden oldular. Böylece padişah III. Murad döneminde (1574-1595) sarayda ilk müzikli oyun sergilendi. Daha sonraları kendisi de bir besteci olan padişah III Selim döneminde (1761-1808) bu Sefaretnamelerden etkilenerek Topkapı sarayında 1797 yılında yabancı bir topluluğa opera temsili verdirdiği o dönemin saray katibinin tuttuğu notlardan anlaşılmaktadır.
18. ve 19. yüzyıllarda da Osmanlı elçilerinin sefaretnamelerinde opera ile ilgili bilgileri devam etti. Tanzimat’tan sonra İstanbul’da yapılan tiyatro binalarında İtalyan opera toplulukları tarafından Verdi operalarının temsilleri verildi. Türkiye’de daha çok 19.yüzyılın ortalarına doğru başlamış bulunan, müzikte yenilenme çabalarına, herşeyden önce İtalyan opera sanatı örnek olmuş ve bu sanatın beşiği demek olan İtalya’daki hocalardan yararlanılmıştır. Hatta bu konuda karşılaşılan ilk önemli örnek, Tanzimat’tan 7 yıl sonra, büyük İtalyan bestecisi Giuseppe Verdi’nin 1846 yılında, bir İtalyan opera grubu tarafından Beyoğlu’nda oynanan “Ernani” operasıdır. Yapılan araştırmalarla, Verdi operalarının, 1846 – 77 yılları arasında ve İtalya’daki dünya prömiyerlerinden bir ya da birkaç yıl sonra İstanbul’da oynanmış oldukları kesinlikle tespit edilmiştir. Bu dönemde İstanbul’da Beyoğlu tiyatrolarında, İtalyan opera topluluklarının sergiledikleri operalarla ilgili afişler ve dönemin gazetelerinden gösterilerle ilgili yazıların yayınlanmasından da anlaşılıyor ki büyük bir izleyici grubuna hitap edilmeye başlanmıştır.
1840'ta Bosco adlı bir İtalyan tarafından yapılan ilk tiyatro binasında, metinleri Türkçe’ye çevrilerek oynanan operaların ilki, Gaetano Donizetti’nin “Belisario” operasıydı. 1844′te Bosco’nun tiyatrosu Tütüncüoğlu Michael Naum Efendi’ye devredildi. Naum Efendi yirmialtı yıl İstanbullulara hizmet verdi. Naum Efendi Tiyatrosu’nda oynanan ilk opera (29 Aralık 1844) Gaetano Donizetti’nin “Lucrezia Borgia” adlı yapıtı oldu. 1946 yılında yanan bu tiyatronun yerine Naum Efendi, bugünkü Tokatlıyan İşhanının bulunduğu yörede yeni bir tiyatro kurdu ve ilk temsiline Sultan Abdülmecit de geldi.
Michael Naum Tiyatrosu’nun 5 Haziran 1870′de ikinci defa yanması ve Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle o sıralarda büyük siyasi bunalımlar içinde bulunması, opera konusunun gereğince ele alınmasına imkan sağlamamıştır. Ama Naum Efendi’nin tiyatrosu ikinci kez yanıncaya kadar, düzenli opera temsilleri verildi. Naum Efendi, tiyatrosunda yabancı dillerde yapıtlar sahneleyebilmek için “imtiyaz” alarak bu konuda bir tekel oluşturdu. Bu arada azınlıkların kurduğu opera kumpanyaları da ayrı bir önem taşır. Dikran Çuhacıyan’ın, Güllü Agop’un, Küçük İsmail ile Mınakyan’ın kumpanyaları bunların arasında en önemlileridir. Böylece 1885 yılından, imparatorluğun tarihe karıştığı yıl olan 1923′e kadar geçen 38 yıllık bir süre içinde de, çoksesli Türk Sanat Müziği, hele opera konusu tamamen duraklama dönemine girmiştir.

II. CUMHURİYET DÖNEMİ

Cumhuriyet’in ilan edildiği yıllarda ülkemizde opera dalında önemli gelişmeler olmadı. Ziya Gökalp’in müzik konusundaki görüşlerinden etkilenen Mustafa Kemal (Atatürk) Cumhuriyet sonrasında devletin müzik politikasını, “Türk halk müziğini temel alıp Batı’da geliştirilmiş çoksesli teknik ve yöntemleri kullanarak yeni bir müziğin yoğurulması” biçiminde belirlemişti. Bu temel ilke uyarınca yetenekli gençler Avrupa’ya müzik öğrenimine gönderildi. Avrupa’daki müzik eğitimini tamamlayarak yurda dönen genç müzikçiler, 1930′lardan sonra bu alanda da etkinliklerini göstermeye başladılar. Ankara’da Musiki Muallim Mektebi’nin, İstanbul’da Darülelhan’ın kurulması, dışarda eğitim gören genç öğretim üyelerinin bu kuruluşlarda öğrenci yetiştirmeye başlaması, opera alanında gerek besteci gerekse yorumcu açısından umutlu bir geleceğe atılan ilk adımlar oldu. Cumhuriyet’in müzik politikasına uygun ilk operayı Ahmet Adnan (Saygun) besteledi. Konusu ve librettosu üzerinde Mustafa Kemal’in de titizlikle durduğu “Özsoy”
(öbür adıyla Feridun) adlı bu operanın metnini Münir Hayri (Egeli) yazmıştı. Türkler İranlıların aynı soydan geldiğini temasını işleyen “Özsoy” ilk kez 19 Haziran 1934′te, Mustafa Kemal’in ve onun resmi konuğu İran şahı Rıza Pehlevi’nin huzurunda sahnelendi. Bu ilk operayı, gene Ahmet Adnan Saygun’nun “Taşbebek” iyle, Necil Kazım Akses’in “Bayönder”i izledi.

Türkiye’de oynayan ilk ulusal operalar beklenen sonucu kısa sürede vermiş ve Milli Eğitim Bakanlığı, Atatürk’ün direktifleriyle Ankara’da bir devlet konservatuvarının kurulmasıyla ilgili hazırlıklara başlamıştır. Milli Eğitim Bakanlığı’nda ilk olarak bir Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü kurulmuştur. 1936 yılında da 1924 yılında Ankara’da faaliyete geçirilmiş bulunan Musiki Muallim Mektebi’nin öğrencileri arasından seçilen yetenekli elemanlarla, gene aynı kurumun içinde ilk olarak devlet konservatuvarı sınıfları faaliyete geçirilmiştir. Çünkü 1935/36 ders yılı döneminde Almanya’dan ünlü besteci Paul Hindemith ile, ünlü tiyatro rejisörü Karl Ebert Ankara’da davet edilmişler ve her ikisinin de yaptığı incelemeler sonunda verilen raporlara göre, Musiki Muallim Mektebi içinde devlet konservatuvarı sınıfları çalışmaya başlamıştır. 1935/36 ders yılında, Musiki Muallim Mektebi’nde kurulmuş bulunan devlet konservatuvarı sınıflarında, müzik sanatının bütün dallarında olduğu gibi, tiyatro ve opera alanında da çalışmalara hızla başlanmış ve kısa zamanda uzun mesafeler alınmıştır. Paul Hindemith’in, sürekli görev kabul etmeyerek, zaman zaman Ankara’ya gelip konservatuvarı denetlemesi ve rapor vermesi yanında, anlaşmalı uzman olarak Ankara’da kalmış olan Karl Ebert, Devlet Konservatuvarı tiyatro tatbikat sahnesi ile, opera stüdyosunu, dokuz yıl kesintisiz yönetmiştir.

Karl Ebert’in Ankara Devlet Konservatuvarı’nın opera stüdyosundaki eğitim öğretimle ilgili çalışmaları, başlangıçta, uluslararası opera literatürünün standart eserlerinden alınan örneklerle, Türkçe metinli denemeler halinde oluşup gelişmiştir ve bu alanda öğrencilerin sahneye koydukları ilk oyun, W. A. Mozart’ın bir perdelik Bastien and Bastienne adlı operası olmuştur. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın eşliğinde ilk olarak Türkçe metinle oynanmış bulunan bu eser, zamanın basınında geniş ilgi yaratmıştır. Opera konusunda elde edilmiş olan olumlu sonuç, batı operalarından Türkçe librettolu operalar oluşturma çabasına yol açmış ve 1940 yılında Türkiye’de ilk olarak, ünlü besteci G. Puccini’nin Madame Butterfly operasının sadece 2.perdesi, 1941 yılının mayıs ayında da gene Puccini’nin Tosca operasının sadece 2.perdesi, konservatuvarın opera stüdyosu elemanları tarafından, Türkçe librettolarla ve üstün bir başarı ile sahneye konmuş ve bu ilk opera temsilleri, zamanın basınında oldukça ilginç
yankılar yaratmıştır. Üç yıllık yoğun çalışma sonunda elde edilen bu büyük başarı, bu konuda gerekli önlemlerin alınması gerektirmiştir. 16 Mayıs 1940 tarihinde yürürlüğe giren bir yasa ile Musiki Muallim Mektebi içinde idareten kurulup faaliyete geçirilmiş olan devlet konservatuvarı sınıflarının: Müzik, Opera, Bale ve Tiyatro bölümlerini içine alan bir Devlet Konservatuvarı’na dönüşmesini sağlamıştır. Nitekim yıllar geçmiş, Ata’nın beklediği günler de gelmiş, devlet konservatuvarı, yetenekli besteciler, müzikçiler, solistler, balerinler yetiştirmiştir.

1947 /48 yılları arasında Ankara’da, ünlü Alman mimar Bonatz tarafından, Sergievi binası tiyatro ve opera binasına dönüştürülmüş ve Büyük Tiyatro, 2 Nisan 1948 Cuma gecesi törenle hizmete girmiştir. “Türk Beşlileri” olarak nitelenen bestecilerin eserlerine yer verilen bir programla açılışı yapılan “Büyük Tiyatro” da o gece Ahmet Adnan Saygun’un “Kerem” operası da ilk kez seslendirilmiştir.
1949 yılında özel bir yasa ile çalışmalarına başlamış bulunan Ankara Devlet Opera ve Balesi ile bu kurumun kolu halinde kurulan İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin çeşitli kadro ihtiyacını, devlet konservatuvarından mezun olan sanatçılarla karşılayabilme imkanı elde edilmiştir.

Ankara Devlet Operası’nın kuruluşunda önemle yer alması gereken opera orkestrası ile korusu ve balesinin de 1950 /53 yıllarından itibaren organize edilmelerine başlanmış olması, bu üç ayrı ünitenin zamanla üstün düzeyde bir bütün oluşturmasına imkan sağlanmıştır ve bunlardan bale okulu, 1947 yılında İngiltere’den davet edilen ünlü bale uzmanı Dame Ninette de Valois’in katkısıyla, önce İstanbul’da Yeşilköy’deki pansiyonlu ilkokulda kurulmuş ve değerli bale uzmanlarının eğitimi altında yetiştirilmiş bulunan ilk baleciler, üç yıllık bir eğitim ve öğretimden sonra, öğrenimlerini 1950 yılında, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda kurulan bale bölümünde sürdürmüşlerdir. İlk mezunlarını da 1956 /57 yılında vermiştir.
Devlet Tiyatroları’nın ilk genel müdürü Muhsin Ertuğrul’dan sonra göreve 1951′de Cevat Memduh Altar getirildi. Altar, operada “repertuvar” sistemi ile “yıldız” sistemine önem vererek, dünya sahnelerinin ünlü kişilerini davet etti.

1958'de tiyatro ile opera ayrılıp iki farklı Genel Müdürlük olunca, Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin ilk genel müdürlüğüne de Necil Kazım Akses getirilmiştir. 1959/60 yılında İstanbul’da da opera kurma çalışmaları sonuçlandı ve Aydın Gün, Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda İstanbul Şehir Operası’nı kurdu. 1970′te özel bir yasayla devlete bağlanan bu kuruluş halen İstanbul Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü olarak etkinliklerini Atatürk Kültür Merkezi’nde sürdürmektedir. Ankara Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak İstanbul’dan sonra 1983 yılında İzmir Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü, 1992 yılında Mersin Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü ve 1999 yılında da Antalya Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü kurulmuştur.
Kültür Bakanlığı
Alıntı: http://www.operaturkiye.com/wp1/index.php/yazilar/2-donemsel-arastirmalar/turkiyede-opera.html/  



Opera Sanatı

Opera, genellikle tarihsel ya da mitolojik konulu bir drama eşliğinde ortaya konan, müzikal , teatral formda bir sahne yapıtıdır. “Klasik batı müziği” geleneğinin önemli bir parçası olan operanın, bir tiyatro yapıtında bulunan bir çok öğenin yanısıra, müzikal form ya da dansı da içine alan bir yapı bütünlüğü vardır. Bir orkestra ya da müzik topluluğunun eşliğinde sunulan yapıtın, yazılı metnine “libretto” adı verilir. Oyun süresinin çoğunu sözlü bölümler oluşturur. Sözler, konunun akışına göre belli başlı şu müzik türleri içinde bestelenir: Arya bir kişinin duygu ile düşüncelerini yansıtır. Düet, terzet, kuartet, kentet vb iki, üç, dört, beş kişinin duygu, düşünce ile konuşmalarını iletir. Resıtatif kişilerin sözlerini konuşurcasına bir şarkıyla söyledikleri bölümdür. Koro ise oyundaki kamu vicdanının sesini ortaya koyar. Bunların dışında oyun başlarken genellikle bir giriş parçasına (uvertür) ile oyun içinde yer yer orkestra bölümleri ya da geçitleri gibi çalgısal bölümlere yer verilir. Bazı operalarda bale sahneleri de bulunur. Bir opera yapıtında, genellikle sözü edilen bu müzik türleri ayrı parçalar halinde, ardıl olarak sunulmakla birlikte, bazılarında (örn. Richard Wagner’in yapıtları) müzik bir perde boyunca kesintisiz olarak sürer.

Jacopo Peri’ nin bestelediği “Dafne (1598)” müzik tarihine ilk opera yapıtı olarak geçmekle birlikte, ilk büyük opera kompozitörünün, yapıtları günümüzde de sahnelenen “Claudio Monteverdi” (1567 – 1643) olduğu onaylanmaktadır. Opera yapımı (prodüksiyonu) öteki seyirlik sahne yapıtlarına göre, hem daha ayrıntılı, hem daha zor, hem de masraflı bir iştir. Üretimin içinde olan çalışma grupları şunlardır :

•Edebiyatçılar operanın librettosunu yazmakla görevlidir. Bu arada dramaturglar yazılı metni sahne için yerli yerine koyarlar.
•Ressamlar operanın her bir sahnesinin , ayrıntılarına kadar tasarımını çizerler. Bu arada kostümlerin de, dönemine göre tasarımı yapılır.
•Mimarlar her sahnenin mimari yapısını gerçekleştirirler. İç mimarlarla işbirliği yaparak dekorlardaki mobilyaların tasarımı ile yerleşimini düzenlerler.
•Besteciler operanın bel kemiği olan müziğin bestelenmesini sağlarlar. Bestelenmiş müziği yorumlayan orkestra ile onun şefi olan müzikçiyle işbirliği içinde çalışmalarını sürdürürler.
•Tiyatrocular, aynı zamanda seyirlik bir sahne yapıtı olan operanın sanatçılarca nasıl uygulanacağını belirlerler. Edebiyatçı ile dramaturglerle işbirliği içinde çalışırlar.
•Dansçılar opera içinde gerçekleştirilen balet bölümlerinin nasıl olması gerektiği ile görevlidir. Bunu koreograflarla işbirliği yaparak yürütürler. (Balet bir ayrı makalenin konusu olabilecek kadar geniştir)
Opera sanatı, karmaşık teknik donanımı olan sahne yapılanmasını gerektirdiğinden, gerek mimari, gerekse teknolojik bakımdan özel olarak yapılmış opera yapılarında gerçekleştirilir. Bu bakımdan herhangi bir tiyatro sahnesi opera için uygun değildir.

Opera sanatının anayurdu İtalya’dır. Rönesans’ın başlıca merkezlerinden biri olan Floransa, çağımız müzikli sahne yapıtlarının da beşiği sayılır. İncelemelerden, opera fikrinin bu şehirdeki bazı müzikçi ile şairlerin birleşerek eski Yunan oyunlarına benzer yapıtlar yazmak istemelerinden doğduğu anlaşılıyor. Örnek olarak “Yunan Trajedisi” alınınca eşlik edecek müziğin nasıl olacağı problemi tartışmalara yol açmış, mısraları Renuccini’ce yazılan, Peri’ce 1594 de bestelenen “Dafne” adlı ilk opera sanat çevrelerinde büyük heyecan uyandırmıştı. Böyle bir verimde, sarayını operanın ilk yaratıcılarına açıp onları destekleyen sanatsever Vernio Kontu Giovanni Bardi’nin rolü ile hizmeti büyüktür. Peri 1600 yılında “Euridice” adlı bir opera daha yazmıştır. Her iki verimi de basit şarkılarla donanmış ilkel opera örnekleridir.
Operada ilk gelişimi Monteverdi’de görüyoruz. 1607 yılında bestelediği “Orfeo” adlı operasıyla orkestrayı birinci plana almış, ses türlerini zenginleştirmiştir. Gagliani ile Rossi gibi bestecilerle koro, resitatif ile gelişmiş arya türleri doğmuş, 1637’de Venedik’te ilk opera binasının açılmasıyla sanatın merkezi Floransa’dan bu şehre geçmiştir. Burada koro ikinci plana alınmış, “arioso”, “canzone”, “cavatine” gibi yeni şarkı söyleme (teganni)i biçimleri katılmış, resitatif önem kazanmıştır. Cesti, Ziani, Draghi, Pallavicini, Vivaldi ile Lotti gibi sanatçılarla Venedik biçemi opera doğmuştur.

İtalyan operası Avrupa’ya tez zamanda yayıldı. Almanya’da 1627’de ilk defa Schütz “Daphne” adlı Floransa stili bir opera besteledi. Müzikli sahne eserleri Alman şehirlerinde, özellikle Viyana, Münih, Dresden, Hamburg ile Leipzig tiyatrolarında yer buldu. Oynanan yapıtlar İtalyancaydı. Ulusal Alman Operası 1644 yılında Staden tarafından yazılan, ilk Almanca opera olan –Seelewig- adlı yapıtla başlamış, Hamburg, Alman Operasının ilk belli başlı merkezi olmuştur. Strung, Kusser ile Keiser gibi besteciler de ilk önderlerdir. İngiltere’de Purcell, İtalyan biçemi birkaç opera bıraktı. Fransa’da opera zevki 1645 senelerinden sonra memlekete gelen İtalyan opera truplarının etkisiyle uyandı. 1671’de ilk opera binası Académie Royal de Musique, Cambert adlı bestecinin –Pomane- adlı yapıtıyla açıldı. Fransız Operasının o zamanki büyük yaratıcısı aslen İtalyan olan Lully’dir. Klasik tiyatro eserleri, Corneille’in trajedileri, Moliére’in komedileri bestelendi, saray balesi ile çeşitli danslar operanın ana süsleri olarak
kullanıldı. Lully’nin günümüze kalmış eseri 1674’te yazdığı “Alceste” dir. Lully okulunu Rameau 1733 de bestelediği “Hippolyte de Aricie” operasıyla sürdürdü. 17.yy. sonlarına doğru Napoli, İtalyan operasının merkezi olmaya başladı. Okul, Provenzale tarafından kuruldu, Alessandro Scarlatti’ce başarıyla temsil edildi. Bu okulda bir takım özellikler görmekteyiz; zengin melodik şarkılar “bel canto”, güzel, uzun aryalar, “secco recitativo” – eşliksiz resitatif’ gibi… Scarlatti’den sonra Leo, Durante, Feo ile Haendel’in de etkisinde kaldığı bu okul, müziğin şiir ve söze üstünlüğünü kabul etmişti. Daha sonraları Zeno ile Metastasio gibi metin şairlerinin trajedilerini besteleyen Bonancini, Porpora ile Piccini opera sanatına yeni buluilar getirdiler. Orkestra eşliği ile yapılan resitatifler bunların arasındadır. Almanya’da bu çağın büyük bestecileri Hasse ile* Graun “opera buffa – gülünçlü opera” türünde başarı gösterdiler. İtalya’da yive bu çağlarda büyük operaların perde aralarında “intermezzo” denilen küçük,
hafif sahne eserleri oynanıyordu. Pergolesi 1733 de bestelediği “La Serva Padrona” adlı “intermezzo”su ile bu tarzın üstün bir örneğini verdi.

Ciddi opera Gluck ile metin şairi Calzabigi ile sürüp gidiyordu. Buna en belirli örnek 1762 de yazdığı “Orfeo ile Euridice” dir. Opera sanatı en büyük gelişmeyi 19.yy. da gösterdi. Yüzyılın ilk yarısında opera buffa İtalya’da Rossini ile Donizetti’yle dikkate değer örnekler kazandı. Bu bestecilerin zengin melodili neşeli eserleri her tarafta büyük beğeni kazanıyor, ciddi-romantik opera Bellini ile gelişiyordu. Rossini Fransa’da yazdığı Guillaume Tell ile İtalyan melodi zenginliğini büyük Fransız operası tekniği ile bağdaştırıp başarılı bir yapıt verdi. Auber, Helévy, Meyerbeer ciddi Fransız operasının, Boieldieu ile Adam komik operanın başlıca örnekleri oldular.

Yine aynı çağlarda İtalyan opera tarihinin en büyük yüzlerinden biri, Giuseppe Verdi dünya sahnelerini kendisine bağlamaya başladı. Büyük sanatçı melodi zenginliği ile geniş esiniyle birbiri arkasına yapıt veriyor, bunlar büyük başarı elde ediyordu. Almanya’da Weber’le başlayan romantizm Manschner ile Spohr gibi bestecilerin yapıtlarında belirli kalıplara yöneliyordu. Opera sanatı Wagner’le yeni ilklere ulaşıyordu. Yapı yönünden getirdiği yenilik “Leitmotiv”dir. Bu belirli motifler operalarındaki temel fikri açıklamaya yardım eder, bir olay ya da kişiyi dinleyiciye yer yer hatırlatır. Wagner, operalarında bütün sanatları birleştirmeye çalışmış, temsillerde büyük önemi olan müzik, şiir, resim, ışık, mimari ile operaları topyekün sanat eseri halinde sunulmak istenmiştir. Bu büyük sanat politikacısı etkisini günümüze kadar uzatmış, opera sanatında yaptığı devrimler geniş yerleşme alanları bulmuştur.
19. yy.ın sonuna doğru İtalya’da edebi etkiler Verismo denilen bir okul yarattı. Büyük temsilcileri Mascagni, Leoncavallo ile Puccini’dir. Lirik dram tarzı Fransa’da Gounod, Thomas, Bizet, Delibes, Massenet, Charpentier ile güzel yapıtların doğmasını sağladı. Debussy, Pelléas et Mélisande dramı ile Wagner’e karşıt bir akımın bildirisini (manifestosunu) veriyordu. Yine 19.yy.da yer yer uyanan ulusal müzik okulları, yerel renklerle işlenmiş karakteristik operaların yayılmasını sağladı. Rus operası Glinka ile doğdu. Dargomişski, Borodin ile Rimsky Korsakof’la güzel eserler kazandı. Rubinstain ve Çaykovski daha çok lirik Fransız dramları etkisinde eserler verdiler. Operada ulusal dans ile şarkılara önem verilen öteki örneklerle Çekoslovakya’da Dvorjak ile Smetana, Polonya’da Muniuşko’nun yapıtlarında rastlıyoruz. Macaristan’da Dohnanyi ile Bartok ülkelerinde ulusal operanın kurucuları oldular.

20.yy.ın ilk yarısında opera sanatı türlü etkilerle oldukça karışık bir durum gösterir. Bazılarında Wagner ile Debussy’nin karşıt özellikleri birleşmiş, bazılarında caz ile romantizm katılmıştır. Bunun nedenlerini çağımızın bestecilerinin daima yenilik yolunda yaptığı denemelerde aramak yerinde olur. Italya ile Almanya’da yeni klasizm ile yeni romantizm’in halkça kolay benimsenmesi Busoni, Orff, Montemezzi, Hindemith, Egk gibi bestecilerin biçim yönünden alışılmış fakat ses öğeleri bakımından değişik yapıtlar vermelerine neden olmuştur. Yüzyılın yaygın müzik öğelerinden JAZZ’ı Weill, Kşenek vile Gershwin kullanmışlardır. İngiltere’de Britten yine yeni romantizm’e bağlı kalmış, Amerika’da genç besteci Menotti, vatandaşı Puccini’nin paletinden yararlanarak sevilmiş halk operaları vermeye başlamıştır. İsviçre’de pek lirik iki besteci, Schöck ile Sutermeister yerli kalan bazı yapıtlarla tanınmışlar, Rusya’da Prokokiyef ile Şostakoviç yeni klasizm’in çerçevesi dışına çıkamamışlardır. Yüzyılın müzikli dram alanunda ilgiyle karşılanan öteki yapıtlarını ONİKİ TON kurallarıyla besteleyen sanatçılar, bu arada Berg, Schöberg ile Henze vermişlerdir. Ayrıca Stravinski, bazı Fransız bestecileri, bu arada Honegger, Milhaud ile Poulenc de değişik buluşlarla sahneyi ihmal etmemişlerdir.

Günümüzde opera ikinci dünya savaşının sarsıntılarından öteki sanat kolları gibi yavaş yavaş kurtulmakta, uygar ülkeleri yeni yapılar, sahneler süslemekte, yüzyılın genç enerjik bestecileri yorulmak bilmez çalışmalarıyla yapıtlar vermektedirler…

Alıntı: http://www.operaturkiye.com/wp1/index.php/yazilar/muzik-kutuphanesi/opera-sanati.html/



 


Sayfa Düzeni: Tenise Yalçın evetbenim
tenise@evetbenim.com
Kaynak: Alıntı yazılar /Türkiye'de Opera  - Opera Sanatı / http://www.operaturkiye.com

 

 


 

URL: istanbul-devlet-opera-ve-balesi-nin-kurulusunun--50-yil-kutlamasi-kadikoy-sureyya-operasi-nda-yapildi..html