GÜNDEDÜN
İstanbul Oyunlarına Mektuplar
İstanbul, 08.01.1992
“HÜZÜNLÜ BİR KOMEDİ” oyununun eleştirisi:
Genel olarak:
Bu oyuna seyirci olarak; önce “biraz istatistik” diye başlamayı uygun buluyorum. Bir yönetmen için zor olan; çokluğun karmaşasında, yokluğun üstesinden gelinmesi, asistanların görevlerini de dikkate aldığımızda; 16 oyuncu ile 46 karakteri yaratmak durumunda olunmasıdır. Yine konuyu istatistik yöntemleri açısından incelediğimizde;
Oyuncu başına düşen rol sayısı aritmetik ortalama olarak.........X=2,875
Standart sapma ...............................................................=1,05
Gözlem sayısı .................................................................n=16
(+) ve (-) güven aralıkları..............................................= + 3,93 ve – 1,83
Bu incelemenin sonuçlarına göre; yaklaşık olarak bir oyuncunun en çok; 4 den fazla, en az da; 2 (1,83 yaklaşık) olarak rolde oynatılmaları gerektiğidir. Gerçekten hiçbir oyuncuya 4 rolden fazla verilmemiş olduğunu görüyoruz. Dört rolde oynayan oyuncu sayısı ise; altı. Buna karşılık en az rol alma da yaklaşık (iki rol) burada görülen yanlış; analizlerin bize söylendiğinin dışında, iki oyuncunun bir rol aldığıdır. Başka bir deyişle, güven aralığı dikkate alındığında; bir oyuncuya en fazla 4, en az 2 rol verilebileceğidir.
Tiyatro matematiği, tiyatro istatistiği olur mu? Bir takım kat sayılar, sabit çarpanlar, ortalamalar, karekökler, küp kökler bu işe uygulanır mı? Bana sorarsanız; bal gibi uygulanır... karar verirken sayısal analiz ve değerler; yok sayılamaz. Özellikle tiyatro yöneticileri ve tüm teknik kadronun bu konuda kafa yormaları, özgün formüller ve kuramlar geliştirmeleri gerekli derim... Günümüzde matematiğin ve ona bağlı disiplinlerin böylesine geliştiği ve bilgisayarların evlerimizin mutfaklarına dek girdiği bir yaşam biçiminde; sayısal analizler olmalıdır ve gereklidir.
İşte, yönetmen Başar SABUNCU’ nun ilk üstesinden gelmesi gereken konu bu; on altı oyuncu ve kırk altı ayrı karakter, halk deyimi ile yönetmenimiz sahada; oyuna bir-sıfır yenik başlıyor ve oyunun ilk devresinde hızlı galibiyete gitmek istiyor. Birkaç gol atıp en azından oyunun ikinci yarısına önde başlamak istiyor... Biz seyirciler ise; doğal olarak, topun her direkten dönüşünde “Aaaah!...” çekiyoruz hüzün içinde ve galibiyete giden yolda her şey bir komedi.
Konu, tam bir gel-git. Anlatılan bir tarihi kişinin yaşamından kesit. Tarih; yer gösterir, tarih bildirir, olayı aslına yakın anlatır, ileri sürdüklerini belgelere dayandırır ve kanıtlar. Bu disiplin içinde haklı-haksız, doğru-yanlış yargılamaları, varsayımlar... Bunlar “tarihin” işi değildir. İstenilen, olması gereken; tarihin konusu değildir. Tarih, ne bir trajedi ne de bir komedidir. Tarih, tarihtir... Trajedi ya da komedi olan, olayların kendisi değil; bu olaylar karşısında kişilerin tavırları, tutumlar ve davranışlarıdır. Palyaço bir komedyendir. Palyaçonun kanserden ölmesi bir trajedi değildir. Palyaçonun sahnede başına geçirdiği kovayı çıkaramayıp; havasızlıktan ölmesi belki bir trajedidir ama, bu iş palyaçonun varoluş nedeni değildir. Sanırım bu konuda gördüğüm yanlışlık; olaylarda komedinin aranması... Oysa ki kişisel davranışlarda komediyi yakalamak bence asıl yapılması gereken olmalıydı. İşte bu nedenle de olaylarda komedi arayışı ön plana çıkınca; hem tarihi kişilikler silikleşmiş, hem de seyirci olarak; dayatılan önyargılar ve yorumlarla karşı karşıyasınız.
İleri sürülen sav; tümden ortak sav olmuyor. Bu konudaki düşüncelerimi daha net anlatabilmek için bir örnek vermek istiyorum:
Osmanlı Paşası Baltacı’ nın, Rus Çariçesi Katerina ile yatmasını; siz bir tarih kesiti olarak, komedi diye nitelendiremezsiniz. Diyebilirsiniz ki ben bu olayı komedi yapmak istiyorum. Olur, yapabilirsiniz. Baltacı ve Katerina’ nın çadırda baş başa kalıp, soyunma anında paşanın kıçından yamalı don çıkması ya da ne bileyim; Katerina’ nın giysilerindeki o yüzlerce kopça, düğmeyi çözemeyişi ve daha sonra hançeriyle elbiselerini yırtışını bir karpuz soymayla eşdeğer anlatabilir, Baltacının bir Kırkpınar baş pehlivanı gibi Katerina’ yı bel kündesi ile yatağa atışını gösterebilirsiniz. İşte komedi bu davranışlardadır ve asla olayın tarihi yönünde değildir.
Konu için bir “gel-git” nitelemesini yaparken; buraya dek savunduğum görüşlerime dayandım. Bu konuda son söz, Hüzünlü Komedi; Mithat paşa’nın başından geçen olaylar, yaşamı mıdır? "Evet" diyorsanız; sizi bir seyirci olarak “Tarih” ten sınıfta bıraktığımı söylersem, lütfen bana kırılmayın!.. Unutmayalım ki; tarih bir bilimdir.
Sanırım bu temel yanlışlık; olayın anlatıldığı ortamın seçilmesinde tek seçenek olarak gündeme “ÇADIR TİYATROSU” dekorunu getirmiş. Bana göre; kadrodaki darlığın yarattığı zorluk kadar, başa bela olan ikinci olumsuzluk, bu çadır tiyatrosu dekoru... Sanki yönetmenin elini kolunu bağlamış. Bu konuya, dekorla ilgili görüşlerimi belirtirken yeniden döneceğim.
Başlangıçta, oyuna fırtına gibi başlayan “Anlatan” üçlüsü; Taner Barlas, Ayhan Kavas, Orhan Hızlı, öylesine homojen bir yapıda oynuyorlar ki; oyunun birinci perdesinin yarısına dek, konu da, oyuncular da ikinci planda kalıyor. Seyirciyi oyunun içine çekmeleri gerekirken; oyunu seyirciden kaçırıyorlarmış duygusunu veriyorlar. Dekorun çarpıklığı nedeniyle de, tüm oyuncular dekorun bilinen yerlerinde farklı karakterleri, farklı zamanlarda oynarken, sanki bir yineleme havası ortaya çıkıyor. Dekora karşın ayaküstü oynanan bir oyun olup çıkıyor, geleneksel ortaoyunu gibi... Bu nedenle büyük bir sabırsızlıkla beklenen “mahkeme sahnesi” tüm özelliğini kaybediyor ve biraz da sıkıcı oluyor. Açıkçası bu sahne yeni bir şey getirmiyor, yeni bir şey söylemiyor ve üstelik oyunun temposunu düşürüyor.
Oyunun müziğinde bazı melodiler tanıdık gelse de; hoş ve güzel. Bazı yerlerde yinelemeler hoş olmasa da, zaman zaman oyunu bir opera havasına sokuyor, tiyatro oyunu boyutlarını aştırıyor. Orkestranın yeri; hem tarihi gerçeklere uygun hem de çok iyi düşünülmüş. Yapılan müzik için önemli derken, sanatçıları kutluyorum. Sona saklamaya gerek yok. Resimli Osmanlı Tarihi oyunundaki Mithat paşa ile bir karşılaştırma yapılabilir mi? Yapılabilir. Ancak ben burada; Abdülhamit tiplemesinin her iki oyunda aynı çizgide olmasına karşın çok etkili olduğunu, bu tiplemenin başarısının ilk kez ne zaman yaratıldığını merak ediyorum. Sanırım, bu tipleme bir Şehir Tiyatrosu klasiği... Çok güzel!.. Elimde olmayarak, bu tiplemenin başka bir yerde böylesine güzel yapılabileceğini sanmıyorum...
Danslara gelince; çadır tiyatrosunda pek bilemiyorum kabare dansı... Ya ne olmalı? Göbek havası mı? Anlatıcılar İbiş, Pişekar, Kavuklu olmadığına göre... Neden olmasın. Oyun ilerledikçe dansların çok daha iyi olacağına inanıyorum.
Beni bu oyunda en çok etkileyen; daha henüz üçüncü oyun olmasına karşın seyirci karşısında; tüm sanatçıların oyun disiplini ve oyuna asılmaları. Kolay değil 46 ayrı tip... Bu nedenle tüm oyunculara en içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Dekor:
Orta yaş ve biraz üstü erkeklerimizden yaşamlarının çocukluk ve on sekiz yaş altını Anadolu’da geçirenler şu üç aşamayı iyi bilirler. Daha doğrusu çıplak kadın olgusunu buralarda tanırlar. İlkokul öncesi analarıyla gittikleri şehir hamamlarında, karşı cinsi, kadını çıplak gördükleri yerler buralardır. On sekiz yaş altı ise çadır tiyatrolarında kadın dansçılar. Gerçi hep kapıda yazar “18 yaşın altındakiler giremez” diye ama; ne yapılıp yapılır ve içeri girilir. Bu çadır tiyatrolarında üç şeyle karşılaşılır: Komikler ve sihirbazlar, orkestra, dansçı kadınlar. İşin en heyecanlı yönü de bu son bölüm; çengiler, oryantal dansçılar, göbekçilerdir. Büyük küçük demeden tüm erkekler hep bir ağızdan dansçılara bağırırlar; “Aç!... aç!.. aç!..” Daha sonra ise kadının tanındığı yerler kent genelevleridir. Gerek tiyatromuzda (kadıncıklar) gerekse edebiyatımızda genelevler ve yaşamı konusunda çok iyi örnekler vardır. Türk çadır tiyatrolarıyla ilgili bir araştırmaya ulaşmayı çok isterdim.
Oyun başlamadan önce; o, beyazlığın üzerinde kırmızı süsler olmasa ilk algılamam Kızılay çadırı olacaktı. Onun çadır olduğunu gösteren de çok akıllıca yapılmış kapı kıvrımı.
Oyunun başlamasıyla “Anlatan Üçlüsü” bizlerin çadır tiyatrosunda olduğumuzu belirtiyor. Daha önce de belirttiğim gibi orkestranın yeri çok iyi düşünülmüş. Yanlarda bulunan beyaz parça brandalar bej rahatsız etti ve neden sonra onların çadırın bir parçası, daha doğrusu iç kısmı olduğunu anlayabildim. Eğer bu bölüme yukarı doğru daralan konik bir hava verilseydi, anlaşılması daha kolay olurdu. İç tiyatro perdesinin gerek desenini gerekse rengini hiç sevmedim. Neden bu yola gidilmiş anlamadım. Seyirci olarak bakılınca itici duruyor... Çadırın içinde seyircilerin oturması için düşünülen anfi biçimindeki yerleşim, oyunun trafiğini altüst eden, kapladığı yer açısından bir çok sahnede hiçbir fonksiyonu olmayan ve açıkçası yer darlığına neden olan, sahneyi küçülten bir yaklaşım. En çok işlev göreceği “Mahkeme” sahnesinde bile işe yaramıyor bana göre... Yargılamadan çok atışma havası veriyor. Bu yanlış yaklaşım sonucu; final sahnesi ( bu sahnede oyuncular çok başarılı) özel bir dekor istiyor. Özel ışık istiyor. Çadır tiyatrosunun iç sülietinde bu sahneye yazık oluyor. Benim seyrettiğim oyunda tek kadın oyuncu olan Bercis FESÇİ’nin sekreter rolünde tökezlemesi sanırım bir mizansen olmasa gerek... Yine çadır tiyatrolarının ana unsuru olan ve onu ayakta tutan seren direğinin olmayışı ve çadırı geren ip, urgan ve halatların ortada pek görünmeyişi, dekoru hafifletiyor. Yine anfi biçimindeki seyirci oturma planlarının bir parçası olan dört köşe sehpa veya tabure diyebileceğimiz parçaların yapılış biçimi ve tasarımı güzel değil ve ayrıca yine mahkeme sahnesinin dışında işlevsel olarak gereksiz bir dağınıklık yaratıyor. Oyunun trafiğini engelliyor.
Ana fikir olarak; “Mithat Paşa’nın başından geçenler bir hüzünlü komedidir ve bu ancak çadır tiyatrolarına özgüdür.” Denilirse, dekorda gelinen yer bu olur ve bu başarı değildir.
Kostüm:
İlk dikkatimi çeken; oyuncuların ayaklarındaki kot pantolonlar ve spor ayakkabıları oldu. Eğer kostümlerin diğerleri de stilize olsaydı (Müfettiş oyununda olduğu gibi) tamam der geçerdim. Acaba ödeneksizlikten mi böyle? Diye az daha olmayacak yanlış bir kanıya varıyordum. Sonra, kadronun dar, karakterlerin çokluğu; kostüm değiştirmede bir ara çözüm olarak düşünülmüştür dedim. Ancak tek rolde oynayan oyuncularda da spor ayakkabı ve kot pantolon olduğunu gördüm. Sonunda bunun özel bir yaklaşım, kostüm anlayışı olduğuna karar verdim. Ancak, diğer kostümlerin aslına çok yakın dizaynı ile bu yaklaşımı bağdaştıramadım.
Açıkçası kostüm anlayışını beğenmedim. Anlatanlar ve orkestra için tamam da; diğer oyuncular için tamam diyemiyorum. Bu görünümle; sanki oyunun son provasını seyrediyormuşsunuz gibi bir duygu içinizi kaplıyor. İşte bu yaklaşımla kostüm, yaratıcı olmaktan çok; kolaycı ve ucuz havası taşıyor.
Oyuncular:
Anlatan üçlüsünde; Taner Barlas’ı biraz daha önde tuttuğumu söyleyebilirim. Çığırtkan için gerekli ses tonunu çok iyi yakalanmış. Ayhan Kavas ve Orhan Hızlı, bazı bölümlerdeki anlatımlarda tarih öğretmeni yklaşımından uzaklaşmalılar. Ortak dansların, oyunun ilerlemesiyle daha da güzel olacağına inanıyorum. Burçin Oraloğlu, Haldun Ergüvenç, Rıdvan Çelebi, Doğan Bavli, Cengiz Keskinkılıç, Ersan Barkın, Dinçer Çekmez ve Ersan Uysal; bu ağır rol dağılımına karşın çok iyi oynuyorlar ve yarattıkları karakterlerden dolayı övgüye değer bulduğumu söylerken teşekkürlerimi sunuyorum.
Sonuç:
Bu oyun, üzülerek belirtmeliyim ki; yazar, yönetmen, dekor ve kostüm uygulayıcıları arasında sıkışmış kalmış. Ana fikir, oyunun çıkışı ilginç olsa da; uygulamada başarısı çok az. Bir bölümü benzer olan “RESİMLİ OSMANLI TARİHİ” oyunundaki Mithat Paşa sahnelerinin ışıltısı bizleri başka bir Mithat Paşa projesine götürse de; Resimli Osmanlı tarihi’nde seyrettiğimiz Mithat paşa’yı ne denli aştığı sorusunun yanıtı; hiç aşamadığı biçiminde olduğudur.
Yıldızlı Değerlendirme [***** tam yıldız (J) Joker]
Oyunu Tümü..........................................................: * * *
Yöneten..........................................Başar Sabuncu: * * *
Müzik................................................Selim Atakan: * * * *
Dekor.................................................Ersin Satgan: * * *
Kostüm...........................................Türkan Kafadar: * *
1.Anlatan-Pehlivan...............................Taner Barlas: * * * *
2.Anlatan-Mehmet...............................Ayhan Kavas: * * * J
3.Anlatan-Cezayirli.................................Orhan Hızlı: * * *
4.Anlatan............................................Bercis Fesçi: * * *
Midhat............................................Burçin Oraloğlu: * * * *
Abdülhamit....................................Haldun Ergüvenç: * * * *J
Turhan...............................................Rıdvan Çelebi: * * * * J
Hilmi Paşa...........................................Doğan Bavli: * * * *J
Boher.................................................Ersin Sanver: * * * *
Yaver Hüsnü....................................Suphi Tekniker: * * * *
Kıbrıslı Mehmet..........................Cengiz Keskinkılıç: * * * *J
1.Adam.................................................Ahmet Uz: * * * *
2.Adam.............................................Ersan Barkın: * * * * J
3.Adam..............................................İlhan Kilimci: * * * *
Abdülaziz......................................Dinçer Çekmez: * * * * J
Ignatieff..............................................Ersan Uysal: * * * * J
Tevfik YALÇIN
(Oyunu; 8 Ocak 1992 tarihinde, saat 20:30’da Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde seyrettim.)
Yorum Yaz
|
|||||||||























