GÜNDEDÜN
İstanbul Oyunlarına Mektuplar
İstanbul, 02.11.1993
“GÖLGE USTASI” oyununun eleştirisi:
Genel olarak:
Son yıllarda, bir tiyatro seyircisi olarak; oyunların adlarıyla başım dertte...Yaşadığım dönem, Direklerarası olsa; söylenecek söz yok!
Oyun adları ya kafa karıştırıyor, ya da bir esnaf kurnazlığıyla çok özenli seçiliyor. Balık pazarında palamutların “...derya kuzuları! Derya kuzuları!...” diye satıldığı gibi. Düşünün: “Düdüklü de Kıymalı Bamya”. Düdüklü, düdüklü olsa ne yazar, bamya, kıymalı olmasa ne yazar! Ayşe Hanım aylık oyun düzenine bakıyor: “Çiçek Sepetli Kız. Tamam!” diyor, “kalk kızım seninle tiyatroya gidelim, tam sana göre bir oyun...” Ayşe hanımın kızı ilkokul beşinci sınıfta. “Moliere Ya da Kara Komplo”. Ne demek “Ya Da” (!) Hazreti İsa Ya Da marangozluk! Biz bir oyunun adına; Bitmeyen Senfoni diyeceğiz, ama oyunun konusu; Çiçek pasajındaki seyyar satıcılarla, belediye zabıtalarının köşe kapmacası, boğuşması olacak!
Hemen yanı başında insanların cayır cayır yakıldığı yerde; ırkçılığa karşı, neo nazilerle ilgili bir oyun yazacaksın ve bu oyunun adına da: “Ferhat’ın Yeni Acıları” diyeceksin... İnanın hiç anlamıyorum... Somutu, soyutu anlıyorum da; “böyle başa, böyle tıraş... “ diyenleri, bulanık bilinç altını; entel bıçkınlığı ile “Çok özel” patentiyle sunanları, anlamıyor ve affetmiyorum... Gerçekten; sonyıllarda oyunların adlarıyla; biz seyircilerin başı oldukça dertte.
Hemen belirteyim ki; oyuna “GÖLGE USTASI” adının seçilmişliği ile, seyrettiğim oyunun konusu, ruhu ve dokusu arasında hiçbir ilgi yok! Oysa ki neleri ümit ederek, bu oyunu göreceğim günü iple çekmiştim...”GÖLGE” nerede? “USTA” kim?
Şimdilik oyunun adını ilgililere bırakıp, içeriğine gelmek istiyorum. Bu oyun, birkaç noktada sürekli tıkanıklık gösteriyor. Neden derseniz; bir seyirci olarak oyun nerede, ne zaman ve hangi toplumun (dinsel, töresel, ulusal) bireyleri arasında geçtiği çok açık değil. Oyunda kullanılan “radyoda istasyon arama” olayı; dış dünya ile ilişki kuruluyormuş gibi görünse de (başlangıçta), öyle olmuyor. Ben bu konuyu birçok oyunda çok başarılı olarak seyrettiğimi burada söyleyebilirim. Sanki oyun yazılırken; konular uç uca eklenmiş, temponun düşmemesi için arayışlara girilmiş ve yeni eklentiler yapılmış... Uzun süre yurtdışında yaşayıp, ülkesine dönen insanların; kazandıkları yeni değerleri ve felsefeleri sanki çok matah birşeylermiş gibi topluma zorla kabul ettirme aceleciliği ve toplum dışılığı seziliyor. Başlangıçtan beri oyunda var olan “satranç”ın, ne için oyunun içinde varolduğu, anlatımda ve çözümde işlevinin ne olduğu belli olmuyor. Kaldı ki satranç mizanseni; bir oyun içinde mantıksal bir hareket yaratmıyorsa, işlev olarak çok durağan bir görüntünün ötesinde seyirciye birşey verdiği söylenemez.
Oyunun adına uygun olarak, Cengiz’in elinde renkli mumlarla sahneye girdiği an; içimden “işte! Şimdi harikalar yaratılacak ve sözün yerini titrek ışıklar, gölgeler, gerçeküstü anlatımlar alacak! Hazır ol Tevfik!..” diye düşündüm. Oysa hiç de öyle olmadı, yanılmışım... Yine,, Cengiz gitarını eline alıyor; bir konser sanatçısı gibi seyirciye çalıyor, sahneden kopuyor.. Cengiz, odanın resmini yapmaya çalışıyor. Şövale olarak öylesine ters yerde ki ve Cengiz bir mimar olarak öylesine resim sanatından uzak ki; paletini, kendisinden üç metre uzaklıkta yere koymuş ve oyun içinde gerekli hareketi sağlamak için o üç metreyi bilmem kaç kez gidip-geliyor. Olacak şey değil! Resim yapan bir insan; boya paletinin kendisinden üç metre uzakta olduğunu hissettiği an; o uzaklığı gidip, gelmez; boyaları renk renk avucuna sıkar ve resmine devam eder... Bu bir konsantrasyon konusudur ve bunu bozan hareketler, çalışmanın yapısına aykırıdır.
Oyunun birinci bölümündeki beklentilerle perde kapanınca; ikinci perdenin, birinci perdeden de daha düşük tempoda olduğunu görmek, ilerleyen her sahnede kavram kargaşası batağına oyunun sürüklendiğini hissetmek, Seniha ile Musavver Hanım’ın olmadığı sahnelerdeki başarısızlık.... Elinizde olmadan diyorsunuz ki; bu oyunun felsefi altyapısı yok. Verilmek istenen ana fikir, ulaştırılmak istenen mesaj özde olmayınca; tüm o iyi niyetli çabaların, seyirci için hiçbir anlamı olmuyor.
Dekor:
Bu sezon, Şehir Tiyatroları’nın Dekor Atölyesi sorununu bilmek; seyirci olarak yeni oyunlarda dekordaki kısıntıları anlayışla karşılamamız gerekiyor. Arkadaki o kum saati gibi işleyen pencereyi çok sevdim. Yine de mekanın bir depo bozuntusu mu, yoksa bir savaş yıkıntısı sığınak mı olduğunu tam anlayamadım. Eğer ilk ağızda yansıtılmak istenen “yoksulluk” ise; bunu gördüğümü söyleyebilirim. Bu karmaşık dekor içinde; yatak odasının düşündeki çözümü övgüye değer. Çevre düzenlemesinde sahnenin biraz geniş tutulması, sağ ve sol uç ile ön ve arka yer alanlarının oyun trafiğini aksattığı inancındayım. Sahne, yoksulluğu yansıtmasına karşın; üst üste yığılmışlığı, taşınmaya hazır ev görünümünü pek yansıtmıyor.
Kostüm:
Oyunun kostümlerini iyi bulduğumu söyleyebilirim. Musavver Hanım’ın kostümleri çok başarılı. Tardu’nun kareli gömleği, bizleri, onun satranç tutkusuyla bir bütünlük sağlanmak istendiği görüşüne vardırdı. Seniha’nın kostümleri; “bir akıl hastası kız” kostümlerinden uzak. Görebildiğim kadar, bu kostümler oyununa yardımcı olmuyor. Beyaz renk ağırlığı da işi kurtarmıyor. Seniha’nın kostümleri biraz özenli gibi...
Oynayanlar:
Musavver Hanım rolünde Tomris İncer: Çok başarılıydı. Kutluyorum. Tomris İncer'in oyununda; sıkıntılar ve yoksunluklarla geçen ilk gençlik yıllarımdaki annemi anımsadım. Hiç sahneden ayrılmasın istedim. Başlangıçta da söylediğim gibi, onun olmadığı sahnelerde oyunun temposu ve kalitesi çok düştü. Burada olumsuz olarak belirtmek istediğim; sahneye girerken ve çıkarken uyguladığı o çok özel yürüme biçimini, sahne içi oyunlarında biraz kaybettiği... Bir de; akşam iğne yapmaktan dönerken vermek istediği “yorgun yaşlı kadın” tiplemesinde aşırı “kamburlaşması” nı çok iyi kontrol etmeli. Şarkı söyleme ve dans sahnesi bir harikaydı... Ben üç ayrı oyunda seyrettiğim ve eleştirilerini yazdığım Tomris İncer’in tiyatro sanatçısı olarak çok temiz oyunculuğunu, sesini kullanmadaki başarısını, seyirciye çok yumuşak yaklaşımını daima hayranlıkla izledim. Tomris İncer ‘e sonsuz teşekkürler...
Tardu rolünde Arif Akkaya: Rolünden ürküyor ve korkuyor. Açıkçası ezber oynuyor. Vücudunu neden iyi kullanamıyor ve yeterince taşıyamıyor. Neden kendinden bir şeyler katmıyor bu oyuna? Nasıl bir bakış o satranç tahtasına? Ancak çorba tasının içine öyle bakılır... Oyunun esenliği açısından Cengiz ve Seniha ile karşılıklı oyunlarında çok dikkatli olması gerekiyor. Orkestranın içinde akortsuz bir saz gibi... Böylesine güzel bir rol, insanın sanatçılık yaşamında kaç kez karşısına çıkar? Arif Akkaya’nın, oyunun dışına çıkarak kendisini izlemesini çok isterim...
Seniha rolünde Rozet Hubeş: bu rolde Rozet Hubeş, Seniha için gerekli olan ses tonunu çok iyi yakalamış. Ancak bu çok özel ses tonuna sahne içindekilerin de yanıt vermede çok özel çaba göstermeleri gerekiyor. Seniha, isteklerini ve duygularını kendine özgü kopuklukta ve ses tonuyla anlatıyor. Bu inceliği oyun içinde en iyi yakalayan Tomris İncer. Kendi yaşamını yaşarken; uzaktan özel bir çaba ile kızını da kontrol altında tutmaya çalışıyor. O kibrit yakma sahnesi, gözlerinin her yerde onu araması, başına gelen olayları çok çabuk anlaması gibi... Önemli olan bir konu da; bu tür insanlar (akıl açısından yetersiz olanlar) giyim kuşamda çok kural dışı ve özgür olurlar. Genellikle toplum içinde “çatlak kız, çatlak karı” nitelemesiyle anılan bu saf ve kendini yönetemeyen insanların; bize ahlaksızlık gibi gelen aşırı açık-saçıklıkları onlar için çok normal bir yaşam biçimidir. Genellikle iç çamaşırı giymezler (kadınlar), en olmayacak yerde birden eteklerini başlarına geçirirler, erkeklerin pantolonlarının önünü ilikleme gibi bir sorunları yoktur. Sözlü cinsel saldırıları ve zeka oyunlarını anlamazlar. Bu konuda biraz daha derinlemesine bir araştırma yapılsaydı; sanırım çok ilginç mizansenler bulunurdu. Rozet Hubeş’in bu rolde Seniha’yı yeterince seyirciye aktaramamasının başlıca nedeni; oyun içinde kendisinin yeterince anlaşılmamasından kaynaklanıyor diyebilirim.
Cengiz rolünde Murat Dal: Oyunun birinci bölümünde sahneye yeni bir soluk getirdi ve biz seyircileri umutlandırdı. Oyunun ikinci bölümünde; suda boğulmak üzere olan bir insanın çabalarıyla çok uğraştı ve tempoyu yükseltemedi. Sonuçta; oyun onu da yuttu. İyi niyetliydi ama, yeterliydi diyemiyorum.
Yöneten Orhan Alkaya: Basından, medyadan tanıdığım Orhan Alkaya’dan ilk kez bir oyun izledim. Oyunun adını da düşününce; elimde olmayarak Orhan Alkaya’dan çok şey bekledim. Oyunun başlangıcındaki o özel çabalar ve güzelliklerle oldukça umutlandım. Ancak, oyunun bitiminde tümüyle bir yönetmen tuzağı olan bu içeriği karmaşık ve zorlamalarla dolu oyunu; Orhan Alkaya’nın eline kimin tutuşturduğunu gerçekten merak ettim. Açıkçası bir seyirci olarak içimden; Orhan Alkaya için, iyi ya da kötü hiç birşey söylemek gelmiyor. Söylenecek söz: Başka oyunlarda o yöneten, bizlerde seyirci olarak buluşmak üzere...
Sonuç:
Rus ruletini bilir misiniz? Hani ortaya bir tabanca konur, iki kişi yaşamını ortaya koyarak oynar... Bir üçüncü kişi tabancaya bir tek mermi sürer ve ilk oyuncuya bu tabancayı kendi eliyle teslim eder. Oyuncu da tabancayı şakağına dayayıp, tetiği çeker: ya bir “çıt” sesi, ya da bir “bommm!..” sesi. Birinci ses; kurtuluş ve yaşamın bağışlanması, ikinci “bommm!...” sesi ise; kanlar içinde, yaşamın sona ermesi demektir. Ben, seyirci olarak; bu oyunda şakağıma dayanan tabancanın tetiğini çektim: “çıt!...” Şimdi sıra sizde...
Yazan: Yeşim DORMAN – Yıldırım TÜRKER
Oyunun Tümü..........................................................................: * * *
Yöneten........................................................... Orhan ALKAYA: * * *
Dekor.................................................................Ersin SATGAN: * * *
Kostüm……………................................................Fugen YAZICI: * * * *
Oyunlar:
Musavvar Hanım....................................................Tomris İNCER: * * * * J
Tardu.....................................................................Arif AKKAYA: * *
Seniha..................................................................Rozet HUBEŞ: * * * J
Cengiz.......................................................................Murat DAL: * * *
Tevfik YALÇIN
(GÖLGE USTASI oyununu; 1 Kasım 1993 Pazartesi günü, saat 20:30’da Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde seyrettim.)
Yorum Yaz
|
|||||||||



















gonca beşoluk
2.21.2010 13:15:57
çok güzel