GÜNDEDÜN

İstanbul Oyunlarına Mektuplar

        

 

İstanbul, 19.11.1992

“AYRANGEVEN” oyununun eleştirisi:

GO 12 SİNYALLERİ:

Bugünden, geleceği görebilmenin belirtileridir benim için; GO 12 Sinyalleri. Toplum yaşamında, politikada, sanatta ve bilimde; bugünden yarını algılayabildiğimiz, duyabildiğimiz, görebildiğimiz belirtilerle, sinyallerle; yarını görmektir. Ancak bu yaklaşım; bir determinizm değildir. Doğrudan bireyle ilgili ve özneldir. örneğin Einstein’ın "Görecelik Kuramı" na ulaşmasında olduğu gibi...

İnanç, bilginin ispatlanmamış biçimidir. Başka bir deyişle "inanç"a işlenmemiş, ham bilgidir de denilebilir. Bir seyirci olarak da GO 12 Sinyalleri benim için bir inanç, çok özel bir sezgi formülüdür. Günümüzün koşullandırmaya dayanan insan yaşamının; medya, elektronik serpinti ve geçmişten gelen tabularının dışına çıkabilmede, önyargılardan arınabilmede kullanılan; çok özel, bir "özgür ve özgün" formüldür. Tek yönlülük ve tek boyutluluktan, çok yönlülüğe ve çok boyutluluğa geçebilmektir. Kısaca, yüzyıl öncesinden; kuzey kutbu üzerinde oluşan ozon deliğini görebilmek, İstanbul’u fetheden genç bir padişah olarak; Haliç'in etrafında koyun otlatmayı yasaklama emrini verebilmek, ütopyalardan, ideoloji darboğazlarından, politik baskılardan, bireysel sapık çıkar önceliklerinden kurtulup; insanı bu günden alıp, yarına taşırken; yarının koşullarını şimdiden görebilmektir. En önemlisi de; GO 12 sinyallerini, bir son duyu gibi kullanabilmektir.

Bir tiyatro seyircisi olarak, seyrettiğim her oyunda; belirli beğeni ölçülerimin dışında beni en çok mutlu eden yönlerden birisi de; duyabildiğim, yakalayabildiğim GO 12 Sinyalleridir. Bu, bazen karşıma bir dekorda, bazen bir yönetmende, bir sözcükte ve çoğu kez de oyunun konu ve bütününde karşıma çıkar. İşte o zaman; o güzelliği yavru bir kuş gibi sarar sarmalar; insan eti sıcaklığımda evime götürürüm... Sanata, tiyatroya, insanlığın aydınlık geleceğine olan inancım artar! Bu güzellikleri yakalayabilmiş olmanın gücüyle "ömür" denen sayısallığı umursamadan, yaşamış olmanın iç sevinci, bana yeter de artar; bir bardak demli çay ve bir nefes sigara gibi...

iki gün önce seyrettiğim "AYRANGEVEN" oyununu; kısaca iki temel üzerinde eleştireceğim. Birincisi; ülkemde yayımlanan bir kitap: "Devlet ve Politika alanında-Ekonomi Bilimi ve İş Dünyasında-Toplumda ve Dünya Görüşünde YENİ GERÇEKLER, yazan Peter F. DRUCKER." Eleştiri yaklaşımımda diğer dayanağım da; başlangıçta sözünü ettiğimiz GO 12 Sinyalleri olacak. Hemen burada bu formülün sözcük ayrıştırmasını yapmakta yarar var:"GO"; yaşayan bir Türk Tiyatro adamının soyadı ve adının baş harfleri (*) "12" bir yılın ay olarak göstergesi, "Sinyaller" sanırım bu sözcüğü açıklamaya gerek yok.

 

Genel Olarak Oyun:

Sanatta "önyargı "ya yer yoktur ve "var..." diyenler bilmelidir ki ön yargıları; bir "Son yargı" dır. Sanat bir estetik olayı olduğuna göre" mantık ölçütü olan "doğru-yanlış" ile değil; ahlak ölçütü olan "iyi-kötü" ile değil; estetik ölçütü olan "güzel ve güzel karşıtı" ile değerlendirilmeli ve nitelendirilmelidir. "Ayrangeven" oyununda; güzel ve güzel olmayanlar öylesine bir denge de ki bu durumuyla oyun; tam bir bıçağın sırtında. ..önce Güzellikler: Bu oyunu ayakta tutan üç güzel temel olgu sırasıyla; Dekor, kostüm ve müzik olarak sayılabilir.

 

Dekor:

Oyunu sarmalayan ve ayakta tutan güzelliklerin başında önce dekor var diyorum ve tüm kalbimle Nurullah Tunçer’i ve uygulamacılar; Rıfkı Demirelli, Barış Dinçel, Tugrul Arsever’i kutluyor, sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Ellerinize sağlık...

Neden Dekor? "Kedi Oyunu, Yedi Kadın, Afife Jale, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Fırtına, Vanya Dayı" bu oyunları seyrettiniz mi? Dekorlarını anımsıyor musunuz? Gidiniz ve "Yedi Kadın" oyununu seyrediniz ve dekorun sahnedeki o yedi kadını ve oyunu nasıl yuttuğunu görünüz... Yürekler acısı! Afife Jale oyununda Yönetmen Kenan Işık, akıllıca orkestra çukurunu bir "bilinç altı" olarak kullanmasa; oyun tam bir çıkmazda o soğuk akıl hastahanesi duvarının önünde...

Ya “Fırtına” oyunu; sanatçıların yaşamını risk altına sokmasına karşın tam bir bozgun... önce neden dekor sorumun yanıtı; seyrettiğim oyunların bende yarattığı birikimin doğal sonucu...

Fonda pano oyunlar anımsıyorum; "Batı Yakasının Hikayesi, Altı Derece Uzak..." Ancak bu oyunlarda arka plandaki pano fonlar; işlevsiz, yalnız görsel olarak arka boşluğu kapatıyorlardı. Bu oyunda, fondaki İstanbul silueti pano; oyunun ruhuna uygun olarak çok güzel bir yöntemle (mozaik) oluşturulmuş ve ayrıca kulise geçişlerde, "Esnaf" grubunu oynayan sanatçılar açısından da ayrı bir işlev kazanmış.. . Burada tam bir yaratıcılık örneği görmekteyiz. Yine oyunun dokusu gereği; "Kız evi" ve Oğlan Evi" için klasik yaklaşımla düşünülen karşılıklı iki konut, hem toplum yapısına uygun, hem de oyunda var olan toplumsal ve etnik kökene dayalı aile "ayırımında tam bir turnusol kağıdı gibi işlevsel... Bu konuda en güzel örnek: kız tarafına. oğlan evi tarafından gönderilen "gelin bohçasının" tüm gerçekliğiyle "pat" diye pencereden yere atması. Başlangıçta gereksiz gibi görülen bu konut yükseltisi; yalnız bu sahne için bile düşünülmüş olsa; çok yerinde. Yine aynı yapılardaki pencerelerin oyun içinde gerektiğince kullanılması çok doğru bir seçim. Bu kullanım biçimiyle oyunun. yükselti nedeniyle dağılmasının önüne geçilmiş.

Oyundaki İstanbul siluetinin mozaik yöntemiyle oluşmasını; ülkenin insan yapısındaki mozaik olgusunun bir yansıması olarak gördüm ve çok beğendim. Yine kentin uzantısı olarak düşünülen "Kent Planı" çizimiyle sokak. mahalle ve cadde yansımalarının sahneden salona dek taşması ve bu taşmanın sınırlarının basit ve yumuşak tahta çatkılarla belirtilmesi de çok akıllıca ve estetik olarak güzel... Yine İstanbul siluetindeki panoda kullanılan "şişkin ve yumuşak malzeme" ve ayrıca tasarımın uygulanmasında gösterilen ve neredeyse bir kadın özverisi ve sevgisiyle işlenmiş elişini anımsatan bezeme; tüm övgülerin en büyüğünü hak ediyor. . .

Oyunda vermek istenilen diğer bir özellik de; kostüme dayalı etnik köken farklılıkları ve yaşam değişikliklerinde anlatılmak istenilenin; tablolar ve gruplaşmalar olarak öne çıkarılmasında, bu dekorun birlikteliği sağlamış olması; ayrı bir başarı olarak dikkatimi çekmekte...

İstanbul Şehir Tiyatrolarının dekor ve kostümdeki başarılarını görmek; bir seyirci olarak beni çok mutlu ediyor. Bu gün "modern" diyeceğimiz dekorlara sıcak bakabiliyorsam, İstanbul Şehir Tiyatrolarının bana kazandırdığı; yeni bir görüş diyebilirim. Bu nedenle; sonsuz teşekkürler...

Modern ya da stilize diyebileceğim "adı her ne ise" bu yeni dekor yaklaşımının üç güzel örneği beni çok mutlu etmişti. "Mösyö Butterfly" oyununun dekorunda Atıl Yalkut'a beş yıldız verirken büyük bir mutluluk duymuştum. "Fermanlı Deli Hazretleri" oyununda ilk kez karşılaştığım Nurullah Tuncer'i çok beğenmiş ve (dört yıldız, joker) vermiştim. O günden, bu güne Nurullah Tuncer'in yarım yıldızını gasbetmiş duygusundan bir türlü kurtulamadım... İşte bu ikinci kez karşılaşmamızda ben, artık ona bir "usta" olarak bakıyor; bir bale, bir opera dekorunda da görmeyi çok istiyorum... Nurullah Tuncer, kalabalık oyunların usta dekorcusu. Yaratıcı insan... Sonsuz teşekkürler sana!...

 

Kostüm:

Başka bir güzellikte bu oyunda gördüğüm; kostümler.. .özenli. gerekli ve çok iyi tasarlanmış... Diyebilirim ki bazı sahnelerde kostümlerin anlattıklarını; "söz" anlatmakta yetersiz kalıyor, kostümler abartısız olarak öne geçiyor. Burada akla gelen; otuzun üstünde oyuncusu olan bir oyun için neredeyse sayısal olarak iki misli bir kostüm yerine daha pratik ve çok amaçlı kostüm düşünülemez miydi? Bu sorunun yanıtı "Hayır!.." olacaktır. özellikle daha öncede belirttiğim gibi; grup ve tablo sahnelerinde kostümlerin güzelliği ve seyri çok hoş.. En önemlisi de; kostümlerin kişilikleri ortaya çıkarmasındaki başarı... Burada bir konuyu yüksek sesle düşünüyorum; "penguenler" grubunun yeni moda kostümlerinin yanı sıra,"Şehmuz Emmi rolünde, Tuncer Sevi" için o şalvar ve kasket yerine son sahnede daha güncel bir kostüm, hani şöyle; "maganda" tipi, bağrı açık boynunda altın zincirler, altın kol saati, beyaz bol paça takım elbise... olabilir miydi?.. Yine; Hafız'a, kısa bir süre için "takke" giydirilebilinir miydi?..

Kostümler için Feyza Zeybek'e sonsuz teşekkür, uygulamacılara da ellerinize sağlık diyorum...

 

Müzik:

Oyundaki üçüncü güzellik müzik... Tam bir kurtarıcı!.. Oyunu izlerken; sahnedeki gerekli gereksiz oyuncu yığılmasının beni sıktığı anlarda, koro olarak söylenen şarkılar; sahnedeki sayısal çoğunluğun nedenini anlamaya yetti... Çok ilginç! özellikle koro şarkılarda tüm sanatçıları; yüksek bir performans da görmek beni çok şaşırttı... Sanırım bunun başlıca nedeni; söylenen şarkıların benimsenmiş olması ve her oyuncunun kendi yaşamını da şarkı sözleriyle özdeşleştirmesi. Yine solo şarkılar için yapılan seçimler; oyunun bütünü açısından çok iyi seçimler... Fadimece'nin şarkısının playback olarak söylenmesini başlangıçta yadırgamadım ancak, Yavuz Şeker'in o güzel solosunda önce playback olsa mıydı? diye düşündüm, ama vazgeçtim. Fadimece'de kendi sesiyle söyleyebilirdi... Yine Yavuz Şeker'in o güzel içten ve sıcak yaklaşımla şarkısını söyleyişinde; içimden ne olur bu güzel şarkıyı bir iki dans figürü ile süslese diyordum ki; Rıdvan Çelebi, çok güzel ve anlamlı bir dansla sahneden ayrıldı. Bu, çok... ama çok güzeldi!.. Dahası; esnaf grubunu oynayan sanatçılar da bu şarkıya arka planda siluet olarak eşlik edemezler miydi? İşte bunu pek bilemiyorum?...

Gelelim şu davul zurna işine: Bana göre bu oyunda davul ve zurnanın, genel müzik içinde pek yeri yok. Konu, kent olgusu içinde geçiyor. ilk başlangıçta; belki vurgu açısından gerekli.. Ancak, oyun arasındaki halk danslarında gereksiz. Buradaki danslar bana göre; yaşamda geriye dönüş ve özlem... Ne köy düğünü, ne deve güreşi... Dansların tam otantik olması da gereksiz... özellikle kurban sahnesinde tam bir otantik oyun yerine daha stilize, modern bir yaklaşım gerekirdi diyorum...

Yeniden davul, zurnaya dönersek; bu enstrümanlar, oyunu kırsal kesim ortamına çekiyor... Kırsal kesimlilik ise bu oyunda ayrangevenden öte bir şey değil. Bundan on beş yıl önce gittiğim bir İstanbul gecekondu düğününde; insanların Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses'in şarkılarıyla, orkestra eşliğinde beşinci sınıf solistlerin bağırtıları arasında, düğün konuklarını, kız-kıza dans ederken görmek; beni şaşkına çevirmişti!.. Yine kaldı ki pes sesler insana güven veren, cesaret aşılayan, saldırganlık yaratan seslerdir.Yeniçerileri harekete geçiren; o pes sesler, davullar ve örslerdir. Yeniçerileri, nasıl kabak kemaneler ile hücum ederken düşünemiyorsak, davulu da, bugün ki kent yaşamında düşünmek çok zor. Hepimizin bildiği gerçek; davulcuları, önce; ramazan aylarında mahallelerden kovduk, daha sonra da seçim meydanlarından...

Bu oyunda, oyunun genelinde "Müzik" bir kurtarıcı dersem; ne olur bana kızmayın... Müzik olmasa... Düşünmek bile, insanı fena yapıyor... Selim Atakan' ı, yaptığı müzikler ve özellikle; koro şarkılardaki birliktelik ve inançlı söyleyiş için kutluyorum...

 

Yazan Haşmet Zeybek, Yöneten Haşmet Zeybek:

Risk nerede? Yazmak mı? Yönetmek mi? Neden sorgulama ve yargılama ikileminde inad edilmiş ve yansız kalınmamış. .. Bu soruların yanıtını; bu an bile bulmuş değilim... Farklı etnik kökenden gelen insanların, evlilik çatısı altında oluşan birlikteliklerinden elbet ortaya çocuk çıkar. Çıkar da; "Yeni Gerçekler" ışığında, sonuç toplumsallıktan daha çok bireyseldir.Ben bu konudaki düşüncelerimi burada; Peter F. Drucker' in "Yeni Gerçekler" kitabından alıntılarla desteklemeyi düşünmüyorum. Ancak, bu kitabın okunmasını, özellikle birey-toplum çatışmasında gelinen noktayı ve bilgi çağının olaylara ve kurumlara nasıl bir yön, görev ve işlev verdiğini anlamak isteyenlere; okumaları için açık duyuruda bulunuyorum. Ayrıca, kitaplığımdaki bu kitabı; Şehir Tiyatrolarımız Kitaplığına bir seyirci olarak armağan etme isteğimin de, sevgiyle karşılamanızı diliyorum.

Nedendir bilmem; çok sevdiğim klasik Türk müziğiyle yapılmış şarkıları, bestekarlarından dinleyince hiç tad almam... Tad almak bir yana; adamlar kendi bestelerini söylerken öylesine sağır ve müzik dışıdırlar ki çalan müzisyenler bile eşlik etmekte zorluk çekerler... Bu benzetme uygun düşmese de; Ayrangeven Oyununda yönetmenlik konusunu, yazar Haşmet Zeybek'in üstlenmiş olmasını; bir risk olarak gördüğümü söylemeliyim. Duyar gibiyim söylenenleri; "ne yani... Haşmet Zeybek oyun yönetmeyecek mi?.." Elbette yönetecek de; ben derim ki yazar olarak kendi yazdığı oyunları yönetmesin... Ne olur? Yönetirse; oyun, daha başlangıcında tartışmaya kapalı olur, tekst "dokunulmaz" olarak kurum kurum kurulur... aksayan yönlerin nedeni yazıda değil de; oyuncuda, dekorcuda, kostümcüde, ışıkçıda... oyun tutmazsa da seyircinin dangalaklığında aranır... Konu burada Haşmet Zeybek'in yazarlık kariyeri değildir. Yönetmenlik Kariyeri de değildir. Bir seyirci olarak tiyatroya bakışımızda; işbölümü ve birliktelikte, görev dağılımını yaparken; ana düşünceye olan bağlılık, işteki yetkinlik ve saygıdır.

Oyunun adı ne olursa olsun, kim yazarsa yazsın, kim yönetirse yönetsin, kim oynarsa oynasın; seyirci için tiyatroda bir tek doğru vardır ve o da; estetik, sonucun yalnızca ve yalnızca güzel olmasıdır.

Ülkemde açık olarak "Halklar" konusunun; ne politikada, ne de sanatta tartışılmamış olması acı bir gerçek. Bu nedenle; konu içindeki, ülkemin insan mozaiğinin ele alınmış olması gerekli ve cesur bir adım. Ancak, anlatım ve kurgu böyle mi olmalıydı? Ya da bu bile, bir başlangıç mı sayılmalı?. İçimde uyanan, bu oyunu birden fazla seyretme isteği; insan mozaiğinin sergilenişinde, düşünce adamı olarak; Haşmet Zeybek'i yeniden görmek olacaktır...

Bir deste iskambil kağıdı, bu ülkede ne denli aile ocağı söndürmüşse; yarım kalıp sabun ve birkaç paket asker sigarası da, o kadar çok aile ocağı kurmuştur. Batıdan, doğuya memuriyet, en çok da askere giden Anadolu insanının; çamaşırlarını yıkatmak için ödediği bedel; yarım kalıp sabun, iki-üç paket asker sigarasıdır. Bu alışveriş, askerlik sonu teskereyle; birlikteliğe dönüşür, batılı erkek, doğulu kadını da takar peşine, iki kişi tutarlar evin yolunu... Aile kurulmuştur. Nasıl anımsamam? dilini anlamadığım, giysisini anneminkine benzetemediğim çocukçuğumun o temiz yürekli Satı Bacısını... Şimdiki çocukların böyle bacıları var mıdır?.. Yalnız burada benim söylediğimin tersi olmuş... Şırnak’ lı, Edirne'den kız almış. Tarih boyunca göç; doğudan, batıya oldu. Sanırım, bir yüz yıl daha bu göç; doğudan batıya sürecek...

Bu oyunda seçilen tiplerin, şivelerinin yeterince iyi yapılmaması; komedi unsuru için en büyük olumsuzluk. Eskiden çok başarılı olunan bu konuda; şimdiki başarısızlığın nedeni ne? Elimde olmayarak, bu oyunu; şive konusunda "Yedi Kocalı Hürmüz" ile karşılaştırıyorum... Bu, şive işinin bir çözüme bağlanması gerekiyor. Kaldıralım derseniz; hayır, derim...

Oyunu bir bütün olarak düşünüp, bıçakla ikiye bölersek; bize fazladan ikinci bir oyun çıkar... Oyun, bir terazi gibi. Her rolün bir karşıtı var. Oyunun kurgusu böyle... Bu nedenle "Kız Evi, Oğlan Evi" birbirinin ne dediğini; çok iyi anlamalı ve tüm oyuncular rol sıralarının geldiğinde değil de, karşı taraftaki oyuncunun role başladığı anda kendi rollerine girmeli. Aile içi, dışa kapalı gibi görünen roller için de bu geçerli.

Kurban kesme sahnesinde "söz" sanırım gereksiz. Kurbanlık konumunda Rıdvan Çelebi, bu sahneyi çok güzel ve sessiz oynuyor. Gerçi hiçbir kurbanlık kesilirken bağırmaz. Bence nedeni; hayvanın gözü bağlıdır, olayı görmez. Gözü bağlı olanın, dili de bağlı oluyor, söze gerek yok...

Oyunda, güldürü unsuru olarak kullanılan "Ehliyet ve trafik dersi" konusu; sevimli değil. özellikle iki kez yinelenmiş olması... Birincisinde; Kahveci Ali bu konuyu kullanıyor, ikincisinde; Hafız ve Yusuf Genelde bizim insanımız belden aşağı konulara güler... Güler de; bu yaklaşım, bir tarihte Direkler arasında teneke devirip, tangırdatmayla aynı düzeyde. .. Şimdi kaç seyirci sahnede teneke tangırtısına güler? .

 

OYNAYANLAR:

Oğlan Evi:

Yusuf rolünde Rıdvan ÇELEBİ: Unutulmamalı ki Bu rol bir baş rol. Rıdvan Çelebi her yönüyle bu rolde birleştirici olmak zorunda diyorum... Bir ara; Resimli Osmanlı Tarihi'ndeki Aslan'ı sahnede görmeye başladım. Burada; Osman Görgen'in anısı önünde; saygı ve alkışlarla eğiliyorum... Bu rolde Rıdvan Çelebi tek kişi oynamaktan kaçınmalı ve özellikle eşli oynadığı sahnelerde; rol arkadaşının performansını dikkate almalı... O güzel sesini de farklı roldeki tiplemeler için çok iyi kullanmalı. Bir benzetmeyle, orkestrada nefesli saz gibi düşünüldüğünde; trompet olacak, trombon olacak, gerektiğinde fagot olacak, korno, flüt olacak. .. Oyunun birinci perdesinde; ses tonu oldukça yüksekti ve bu durum Rıdvan Çelebi'nin oyun düzeyini biraz düşürdü.

Hamo Dede rolünde Aytaç YÖRÜKASLAN: Oyunu başlatan, oyunu açan, genişleten, daraltan ve konu sözcüsü. Uygun bir tip, güzel bir ses tonu... Diksiyon? Yörükaslan'ın sözcüklerinin çoğunu anlamakta zorluk çektim... Bir ara; ağzında protez sorunu mu var dedim?. Şivelerdeki başarısına karşın, neden sözcükler yuvarlanıp gitti ağzının içinde, hiç anlamadım...

Halo Ağa rolünde Ersan UYSAL: Aile Reisi ve hem de geleneksel bir ailede... Nedendir bilmiyorum; iyi bir sporcudaki antrenman noksanlığı gibi bir eksiklik içinde Ersan Uysal, sahnede...

Fadimece rolünde Hale AKINLI: Sürekli şive kontrolü yapmasından dolayı, yeterince rahat oynayamadı. Yinede sahnedeki çalışkanlığı ve toparlayıcı özelliği övgüye değer.

Hafız rolünde Arif AKKAYA: Oyunun bütünü içinde oldukça başarılıydı. Kutluyorum..

Özgür rolünde Selim CANBOLAT: Oyunda tartıştığı konular, aile içine taşıdığı düşünceler... Güzel bir rol. Düşünce sözcülüğünde ve arayış içindeki genç tiplemesinde inandırıcı olması gerekiyordu, göremedim...

Elif rolünde Sibel YILDIRIM: Oğlan evi kızı olarak; çaresizliği ve itilmişliği yaşaması gerekiyor. Oyunun bir sahnesinde; salonda biz seyirciler ve sahnede tam on yedi sanatçının üzerine konuşuyor. .. önemli bir rol ve derim ki sanatçımız bu rolün boyutlarını yeniden düşünsün!...

Kız Evi:

Gülfidan rolünde, Filiz KUTAR: Bu rol bir gel git rolü...özellikle eşli sahnelerdeki performans; oyunun mesajının iletilmesi açısından çok önemli... Rıdvan Çelebi ile oynadığı sahnelerde; sesini çok iyi kullanmalı... Bunun tam karşıtı; Rıdvan Çelebi için de geçerli...

Dilo Nine rolünde, Leyla ALTIN: Az konuşuyor... Ancak, konuştuğunda bir bilge gibi konuşmalı. Halk dansı sahnesinde; bir nine değil de, sanki bir genç kız vardı karşımızda...

Eminece rolünde, Bercis FESÇİ: Çok daha büyük bir başarı beklediğimi söyleyebilirim... Kız evinin dışa karşı sözcüsü... İnanıyorum ki bu rolde fırtınalar yaratır Bercis Fesçi, eğer isterse...

Dursun Ali rolünde, Metin ÇEKMEZ: Oyunun ilerlemesiyle çok daha iyi bir noktaya geleceğine inanıyorum. Başarılıydı diyebilirim.. .

Didar rolünde, Esra ÜLGER: Ah! Didar Ah! . .. Ne güzel bir rol. Neredeyse bir baş rol... Senin anlattıkların; biz seyirciler için öylesine önemli ki... Sözlerine biraz anlam katsan, zamanlamanı biraz iyi yapsan... Bir seyirci olarak burada son sözüm; bu role dört elle sarıl, ders verir gibi konuşma... Biz seyircilerin gözü; senin üstünde olacak!.. Oynama, yaşa! rolünde içsevinci bul...

Yakın Akrabalar:

Tüm bu, birbirine çok benzeyen ancak, aslında farklı anlam ve mesajları olan rolleri oynayan sanatçılar içinde; Şehmuz Emmi rolünde Tuncer Sevi'yi çok beğendiğimi, yalnızca bu rol için değil; oyunun tümü içinde en başarılı sanatçı olarak gördüğümü söyleyebilirim. Kutluyor ve sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Ayrıca; Alin Çalıkyan, İrem Tarhancı ve Erhan Özçelik’ i; yakın akraba rol grubu içinde başarılı bulduğumu söyleyebilirim...

Esnaf:

Bu rol grubu içinde; Yavuz Şeker'in gösterdiği performansa hayran oldum. Oyuncu olarak fizik yapısı da dikkate alındığında; O'nun için bir risk olan bu rolden, başarıyla çıkması... gerçekten övgüye değer...Ayrıca; solo şarkıdaki başarısı ve inanarak söyleyişi... Sonsuz teşekkürler Yavuz Şeker... Bir kez yeniden doğruluğuna inandım ki rol: sanatçı için değil de, sanatçı; rol içindir! Başarılarının devamını diliyorum.

Yine çok zor olan bu rol gruba içinde; Aslan Kaçar, Okay Sözbir ve polis rolünde Yılmaz Meydaneri'ni kutluyorum.

Seyrettiğim oyunlarda yönetmen yardımcılığı ile oyunculuğu birlikte üstlenmiş sanatçıların sahnedeki başarılarına bir çok kez tanık oldum. Rolleri ne denli az olursa olsun; yüksek bir başarı" grafiği hep karşıma çıktı. Burada örnekler vermek istemiyorum ama, bu oyunumuz için; Arif Akkaya ve İlhan Kilimci, benim anlatmak istediğime örnek gösterilebilir. Beni şaşırtan, bu oyunda neden Hülya Aslan'ın aynı performansı gösteremediği? Burada soruyorum: Seher neredesin?

 

Sonuç:

Bu güne değin İstanbul Şehir Tiyatrolarında seyrettiğim tüm oyunlar içinde yalnız iki oyunundaki finalin sürpriz olarak karşıma çıkması beni çok şaşırttı. İlki; "Aile Şerefi" oyununda "Afet"in, oyunun son anına dek bilinmeyen kızının çikletten çıkar gibi ortaya çıkması ve oyunun tüm güzelliğini ve öykünün sağlamlığını bozması... Yine bu son oyunda da "Yusuf"un töre-yasa ikilemi arasında hapishaneyi boylaması ve Ayrangeven oyununun finalinin böyle noktalanması... Oyunun finalini hiç sevmedim.

Bu oyunda var olduğu ileri sürülen geleneksel "seyirlik" oyun öğelerinin düşüncede var olduğunu kabul etsek de; oyunda ve oyuncuların oynayış biçiminde bu konu, yalnızca bir "andırıyor" nitelemesiyle özetlenebilir. Oyuncu kadrosunun tümü dikkate alındığında; çok özel bir tiyatro türünü "hakkıyla" oynayabilecek oyuncular vardır demekte olanaksız. Bu konuya en yakın olan Aytaç Yörükaslan bile; rolünü düz ve alışılagelmiş biçimde oynuyor.

Konunun bilinen ve dağınık olmasına karşın; etnik köken farklılıklarının birlikteliğine değinmiş olması; belki de en büyük başarı... Düşünüyorum da; bu konu keşke klasik bir yöntemle dar bir kadroyla işlenseydi, daha mı güzel olurdu?

Oyunun; sorgulama ve yargılamayı tekelinde tutması ve ekonomik, sosyal ve politik konulardaki sonuçları "tek doğru" gibi zorla kabul ettirmesi; "Yeni Gerçekler" ışığında ve bilgi çağında tartışmaya çok açık. ..

Oyunlar vardır... "bu oyun şurada oynanmalı, burada oynanmalı..." özlemleriyle İstanbul'da kısılıp kalır. Bu oyunun şansı; konu ve içerik olarak yaşadığımız "İslambol" da hedef seyirci kitlesini bulacak ve çok tartışılacaktır...

Neden olmasın diyorum... Bir ekmeği ikiye bölüşür gibi; yaşamın kendisini de farklı mozaik taşları olarak sevgiyle ve inanarak paylaşmayalım?. Oyunda gördüğüm GO 12 Sinyallerine örnek; pano dekorda, Nurullah Tuncer'in İstanbul siluetini yaparken kullandığı mozaik taşlarındaki renk armonisinin, gelecekte daha da çoğalacağı... Haşmet Zeybek, burada biraz daha cesur ve ileri adım atsaydı; en azından gelecekteki yüzyılın ilk yarısına kendimizi ışınlanmış bulacaktık.. .Sonuç olarak; geliniz! Geleceğe ve geleceğin insan mozaiğine hep birlikte, farklı dillerdeki “sevmek” sözcüğüyle ulaşalım:

...to love!  Aimer!  Amare!  Amar!  Ahabbe!  Obiç!  Lübe!  Lublu!  Lieben!  Beminnen!  Alska!  Agapo!  SEVMEK!...

(AYRANGEVEN oyununu 17.11.1992 günü saat:20.30 da Üsküdar M.Celal Sahnesinde seyrettim.)


(*) GO 12 Sinyalleri: Oben Güney’in, soyadı ve adının baş harfleri. Bu yazının yazıldığı tarihte yaşayan Oben Güneyin Ölümü: 28 Ağustos 1993/İstanbul. Mezarı Karacaahmet Mezarlığı’ndadır.
Tevfik Yalçın /2006


AYRANGEVEN
Oyunun Yıldızlı değerlendirmesi:

Tam yıldız: * * * * *
Joker : J
Oyunun Tümü…………………………….………...: * * * J

Yöneten……………………….... Haşmet ZEYBEK: * * * J
Dekor Nurullah TUNCER: * * * * *
Kostüm Feyza ZEYBEK: * * * * *
Müzik Selim ATAKAN: * * * * J
Halk Dansları Ali CAVAZ: * * * *

 

OYNAYANLAR:

Yusuf Rıdvan ÇELEBİ......................................: * * * *
Hamo Dede Aytaç YÜRÜKASLAN....................: * * * J
Halo Ağa. . . ... . .. Ersan UYSAL.....................: * * *
Fadimece…………………………. Hale AKINLI...: * * * *
Hafız.. ……………………... . .. . .. Arif AKKAYA: * * * * J
özgür. . …………... . Selim CANPOLAT............: * * J
Elif Sibel YILDIRIM...........: * * J
Gülfidan Filiz KUTLAR......: * * *
Dilo Nine Leyla ALTIN.......: * * * *
Eminece Bercis FESÇİ.....: * * * J
Dursun Ali Metin ÇEKMEZ: * * * *
Didar……….  Esra ULGER: * * *
Şehmuz Emmi Tuncer SEV!: * * * * *
Belkıs Yenge Ayça TANVERDI: * * *
Nurcih…… .. Tuvana COŞKUN: * * *
Hamzo Dayı Adnan ALTAY.....: * * J
Nurisina. Alin ÇALIKYAN........: * * * J
Cansu Irem TARHANACI........: * * * J
Temel Emmi Erkan öZÇELİK...: * * * J
Hacer Yenge. . .. Funda DEMİRTAŞ: * * *
Seher Hülya ASLAN.......................: * *
Pakize Hala……… … Filiz TOPRAK: * * * *
Kahveci Ali Yavuz ŞEKER...............: * * * * J
Kasap Nuri İlhan KIL!MCI.................: * * * J
Manav Recep.. . . .. Aslan KAÇAR...: * * * *
Tüyübozuk…….Mehmet BULDUK....: * * J
Mobilyacı Ismail YILDIZ...................: * *
Tüpçü……………… Mustafa ASLAN: * * J
Kuyumcu…………………………ZBİR: * * * J
Doktor…………………………GUNER: *
Polis Yılmaz MEYDANERI...............: * * * J
Kız çocuğu………………………(Teşekkürler)



Henüz yorum yapan olmamış.

Yazdır Tavsiye Et
  Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
 
 
 
ÜYE & YAZAR GİRİŞİ
Üye Girişi
Yazar Girişi
 
ÜYELERİMİZDEN
 
 
DUYURULAR
İBB Şehir Tiyatroları’na TOBAV Tiyatro Çırakları Başarı Ödülleri’nde 5 Ödül
Soner Çakmak: Alacakaranlık Notları Resim Sergisi, 18 Mayıs - 1 Haziran düş yolcusu sanat durağı Sanat Galerisi
KARMA SERG VARDİYA: Fuat Acaroğlu Özlem Acaroğlu Yiğit Altıparmakoğulları Levent Aygül Can Aytekin Ayfer Karabıyık
EKİP TİYATROSU MAYIS OYUNLAR
Düş Yolcusu Sanat Durağı, Öznur Eren Resim Sergisi: 5 Mayıs - 17 Mayıs 2012
Bilgi Eğitim / Seminer / Felsefenin Sanata Bakışı / 5 Mayıs 16 Haziran
Bilgi Eğitim / Seminer / Felsefenin Sanata Bakışı / 5 Mayıs 16 Haziran
 
 
ANKET
 
yükleniyor...
anket sonucunu göster>>
 
E-Veri Bilişim Hizmetleri