GÜNDEDÜN
İstanbul Oyunlarına Mektuplar
İstanbul, 25.11.1992
“MACBETH” oyununun eleştirisi:
SOFRA TUZU ve WILLİAM SHAKSPEARE (Türk Toplumunda)
Konu başlığı sizi aldatmasın. Ne ilgisi var demeyin "sofra tuzu" ile W. Shakspeare' nin. Var. Çok ilgisi var. Neden "W: Shakspeare ve Sofra Tuzu" diye konu başlığını; W.Shakspeare' yi öne çıkarıp yazmadığım da düşünülebilir... Eğer böyle yazsaydım, "yüksek tansiyon"dan söz edeceğimi sanırdınız W. Shakspeare ile ilgili olarak. Konumuz tıp, değil. Konumuz tiyatro ve SHAKSPEARE!...
Nedendir bilmem; bu ülke insanı olarak iyi, doğru ve güzele geç... kötü, yanlış ve çirkine erken ulaşırız. .. Daha on sekiz yaşına girmeden sigaraya ve içkiye başlarız... Tribünlerden hakemlere "ib... Hakem" diye bağırmasını, "Yuuuh" çekmesini öğreniriz. Alkışlamayı sonra, ıslık çalmayı önce öğreniriz. Smokini, Papyon kravatı ancak kendi düğünümüzde damat olunca ilk kez kullanırız... Neden bu ülkede seks, ancak evlilikle başlar insanımızın yaşamında... Neden sürgit el ele tutuşan iki insan görünce, parklarda yanak yanağa oturan insanlarla karşılaşınca bir hoş olur ve içimizden "VURUN KAHPEYE!" ilkelliği ile duygu ve düşüncede saldırganlaşırız... Neden sövgüyü "övgü", övgüyü "suç" sayarız, neden?.
CHARLI BROWN, arkadaşına şöyle diyordu: "Sana Shakspeare' den bir söz; ne kimseye alacaklı kal. Ne kimseden alacaklı ol!.." Kim mi Charlie Brown? O, bir okul öncesi çocuğu. Henüz dört-beş yaşlarında bir Amerikan çocuğu. Soyut, bir çizgi film kahramanı. Hani şu sevimli köpek Snoopy'nin sahibi olan çocuk. TV. de bu bölümü izlerken, kıskanarak baktım bu küçücük çizgi Amerikan çocuğuna. Ne kadar da inanarak ve Shakspeare' yi özümlemiş olarak söylüyordu... Ya ben!... ilk kez kırk beş yaşımda Shakspeare ile karşılaştım tiyatro sahnelerinde... İkincisi de bu günlerde "MACBETH" oyunu ile... Ortaöğrenimde canımı çıkardılar aruz vezni kalıplarını öğrenmem için. .. Ama hiç kimse ne Shakspeare' den ve ne de onun yapıtlarından söz etmedi... Bir öğretmen arkadaşıma sordum bugün okutuluyor mu ortaöğrenim okullarında, Shakspeare ? diye... Yokmuş! Okutmuyorlarmış...
Gelelim şu sofra tuzu konusuna:
Ne- yapalım... Geliniz hep birlikte; çok sevdiğimiz bir insanla dışarıda yemek yiyelim. Kendimize bir zaman ayıralım. Arkadaşımız; eşimiz olabilir, dostumuz, sevgilimiz dahası metresimiz... Kimimiz kebapçılara, kimimiz de lüks lokantalara gidelim. Önce ne istediğimizi soracaktır yemek servisini yapan garsonlar. Bunu bir oyun gibi oynayalım yada düşleyelim:
Kebapçıda: - Garson " Ne verelim Ağbem!. .."
Müşteri" ne Var?.."
Garson saymaya başlar Güney Doğu Anadolu kentlerini sırayla ve hepsinin sonuna da "acılı-acısız" diye ekler... Siz bir buçuk "Adana-acılı" söylemiş olun... Lüks lokantada işiniz kolay. Listeden ısmarlarsınız...
Ismarladıklarımızın geldiğini ve masamızın her iki lokantada da donandığını varsayalım... Kebapçıda olanlara kebapçıdaki garson, lüks lokantada olanlara da lokantadaki garson şu soruyu sorsun:
Kebapçıda: - Garson "Sodyum Klorür ister misiniz?. Lokantada: - Garson "Sodyum Klorür alır mısınız?.."
Kebapçıdakilerin tümü bunun yeni bir içecek olduğunu varsayarak istemeyecekler ve "Yok istemem! Sen ayran getir..." diyecekler, lokantada olanların yine çoğunluğu kibarca "Almayalım, bize ........getirin..." diyeceklerdir. Yüz kişide; büyük çoğunluğun tepkisi böyle olacaktır. Yani %99 ne sunulduğunu bilmeyecektir. Belki %1 oranında yemek yiyenler; hafif gülümsemeyle "Teşekkür ederim... Sodyum Klorür almayalım. .. Siz bize lütfen tuz getirin! . .. sofrada tuzluk göremedik..." diyecek ve garsonun bu sözlere gülümsemesi karşısında; "espriniz harikaydı, bu da hesaba dahil mi?" diye ince bir zeka ile soracaktır...
Ne diyordu oyunda Macbeth: "... önemli olan iktidarı almak değil! iktidarı alıp, canlı kalmak!..." Görür gibiyim: o yakışıklı genç trafik polisini... 22 Ekim günü AKM büyük salonda seyrettiği Shakspeare' nin Macbeth' inden sonra inanılmaz duygularla, ertesi gün görevi başında... Trafik kurslarını başarıyla vermiş ve ehliyete ulaşmanın sevinciyle ve artık İstanbul kentinde korkusuz ve yasaksız araba kullanabilecek olan , Caddebostanlı sarışın güzel kıza; sürücü belgesini verirken, Shakspeare 'nin Macbeth oyunundaki sözlerini biraz değiştirip: " önemli olan ehliyeti almak değil!.. Ehliyeti alıp, canlı kalmak!..." diyecek ve bu sözlerin etkisini; içini gıcıklayan, Caddebostanlı kızın bal rengi gözlerinde ararken; genç kız "Teşekkür ederim... öğüdünüzü tutacağım! Sayın Macbeth." diyerek, sağ elinde tutuğu sürücü belgesini havada sallayıp, söz yüzüğünün parlaklığı ile, genç trafik polisine veda edecek...
Olamaz mı diyorsunuz?.. Ben olur diyorum... Ama sizler: sanatçılar, yöneticiler, politikacılar, kuramcılar, yazarlar, çizerler, yontucular, öğretmenler, babalar, analar, ağabeyler, kardeşler, dedeler, ülkemin tüm etkin insanları... yol göstericileri... Sofra Tuzuna inatla Sodyum Klorür demekten vazgeçerseniz; benim trafik polisim, Shakspeare 'nin söyledikleriyle öz yaşamından yola çıkarak toplumsal boyutta özdeşleşir. Bir tiyatro sanatçısının gözlemlediği gibi; yaşlı annesinin TV de bir Shakspeare oyununu seyrederken; oyuncunun bir tümcesine ",. .Aaaa! Süleyman Demirel konuşuyor!., ," diyebilir. Eğer siz; zorunlu bir gereksinim olan vazgeçilmez sofra tuzuna, Sodyum Klorür demekten vazgeçerseniz! .. EĞER...
Genel Olarak Oyun:
Bu oyunu dört ana başlıkta incelemek, sanırım en doğru yaklaşım olacak:
1- Yönetmen ve onun malzemedeki sıkıntıları,
2- Dekorun geldiği noktada, ortam sorunu,
3- Oyuncular,
4- Shakspeare ve Macbeth.
Bu dört yaklaşımdan, önce dördüncüsüyle konuya girmek istiyorum. Hemen belirtmeliyim ki bu konuda benim söyleyeceğim pek fazla bir şey olamaz. Olamayacağını da buraya gelinceye dek bireysel olmasa da, anlattım sanıyorum... Elbet bir şeyler söylerim de; benden önce; oyunun ilk sahnelenişinin hemen ardından; başta Kent Berduşları (Enteller) hemen belirteyim ki gerçek anlamdaki entelektüelleri bunun dışında tutuyorum, ayrıca ekmeği sanat ve tiyatro olanlar ve özellikle" ben on yıldır Türkiye'de oyun seyretmiyorum..." diye böbürlenenler ve bunu "... benim ki bir mide fesadı gibi bir şey..." diyen oysa ki bana göre mideden çok bir beyinsel sorunla ilgili olan Metin And'a ve yine aynı ortamda aynı kişiler önünde tiyatronun çağdaşlık sorunsalı(!) panelinde çözüm olarak Tiyatrolar kapatılsın daha iyi, bana göre..." görüşünü savunan Cevat Çapan gibi saygın bilim adamlarına bırakıyorum. Onların bu konudaki görüş ve yorumları her ne kadar öğrenilmeye değer bulunsa da; biz gerçek tiyatro seyircileri için hiç bir anlam taşımamaktadır. .. Bir de; taraf tutucular var: "Eh!.. valla.. Şey... Hani, ne söylesem... ben yazdım da; o bölüme reklam almışlar gazetede..." diye kıvıran bu işin usta yazıcıları da, yine biz tiyatro seyircilerini pek bağlamaz. Bağlamaz diyorum da; bu işin kuramsal, yüksek düzeyli tartışmasını yapma konusunda bize söz hakkı düşmez... Seyirci olarak burada, bizim içimizdeki "SHAKESPARE" nin satılık ve ticari bir yönünün olmadığını söylemekle yetiniyoruz...
Salona biraz geç girdim, her zamanki alışkanlığımın dışında. Sahnede oyuncuyu ve yaşayan dekoru görünce şaşırdım, korktum ve kendime kızdım. Neden sonra oyunun başlamadığını ve bunun; bir seyirci ısındırması olduğunu anladım ve sevindim, şu an bile kendime soruyorum: Bu başlangıç dekor, kapalı perde arkasında saklansa mıydı? acaba daha mı güzel olurdu? Yoksa böyle mi daha güzel? Oyun, söze dayalı ve sözün ustalığının karakterini taşıdığı için; bu seçim çok akıllıca ve iyi düşünülmüş. Neden derseniz; biz seyirciler böyle görkemli dekorlarla çoğunluk operalarda karşılaşırız. Perde bir açılır... Kendimizi bir sarayın tören salonunda ne bileyim bir 18. yüz yıl saray bahçesinde buluruz...
Gözlerimiz kamaşır, uzun süre dikkatimizi bu dekor üstünde tutarız. Sahnede kim ne söyler, nasıl söyler aldırmayız bile... Dekorun görselliği; sözü tutsak alır belirli bir süre ve bilir ki "dekor" seyirci büyülenmiştir. Ya "Söz!" Söze kim aldırır... Bu nedenle Macbeth oyununun başlangıç sahnesi böyle olmalı derim. Bu nedenle de "cadı" nın ilk sözcükleri, oyunun anahtar sözcükleri; dekora ısınmış ve birazda büyülenmiş seyirciye istenilen ölçüde ulaşıyor ve "anlamını" taşıyor. Başka bir deyişle bu güzellik perde arkasında saklanıp "Seyirciyi sürprizle şaşkına" çevirip, ilk görünümün sağlayacağı etki ile; olumlu izlenim ve puanları cebe indirme gibi sıradan ya da orta düzeyde bir yönetmen kurnazlığına gidilmiyor. Kutluyorum ve diyorum ki; "Sözü" ve "anlamı" ön planda tutabilme başarısını gösteremiyorsanız, hiç Shakspeare sahnelemeye kalkmayın... İşte bu oyunda gördüğüm bu anlamlı özveri beni mutlu etti. İlerleyen sahnelerde, başlangıç sahnesine benzer kaçınılmaz yinelemelerin riskini, severek ve isteyerek oyunu sahneye koyanların üstlenmiş olması da; ayrıca övgüye değer. Yeniden teşekkürler...
Tiyatro seyircisi olarak ilk kez bir oyunda üç başrol gördüm. Birincisi; Macbeth rolünde Attila OLGAÇ, ikincisi; Cadı rolünde Ali DÜŞENKALKAR ve üçüncüsü; cansız bir varlık olan; o, adını koymakta zorlandığım; Cantopu, kader, alın yazısı diyebildiğim ve avucumun içindeki yaşam çizgisinin sahnedeki somutlanmış biçimi olan; TOP. Bu buluş; oyuna ne denli kafa yorulduğunun bir göstergesi. Özellikle Cantopunun malzemedeki seçilişi (herhangi bir top olmayışı) işte bu çok güzel... Sahnede, sanki bir "evcil top" gördüm diyebilirim. Aksesuar olarak bir cansız varlığa nasıl teşekkür edilir bilmiyorum ama; benim adıma teşekkür edin.
Gerekirse; eğer isterse, bir "şut" atın. Bunları söyleyecek kadar etkilendim... Şu an bana şaşıyor olabilirsiniz: Ancak, eğer "top" kontrol edilebilir bir şey olsaydı; bunca spor oyununda ortak ve vazgeçilmez ana malzeme olamazdı. Konu toptan açılmışken; Duncan'ın, konuk olarak geldiği Macbeth'in sarayına girmeden önce (kapının, uşak tarafından açılmadan önce) kapıya doğru gönderilmesi ve kapıya çarpıp (tam ortalayarak) kaybolmasını sağlamak çok mu zor? Yine de siz bilirsiniz...
Cadı rolünde Ali Düşenkalkar bu rol için çok iyi bir seçim. Oyuncular bölümünde bu konuya değineceğim. Ancak burada; bu rolün riskinden söz etmekte yarar görüyorum. öyle bir rol ki her an; Ali Düşenkalkar'ı giysileri, topla yakınlığından dolayı bir "İLLİZYONİST" top cambazı durumuna sokabilecek bir rol. Açıkçası çok ürkütücü, kolay olamayan bir rol. Sahne trafiği bu rol için böylesine akıllı belirlenmese, playback dozunda kullanılmasa; bu rol çok itici bir rol olup, başa bela olur.
İkinci perdenin başında; yüksekten sahneyi izliyorum. Oturduğum yer oldukca gerilerde... Işık kumanda odasının üç sıra önü ve salonun ortasından sahneye bakan bir yer. Bir ara Ali Düşenkalkar'ın sesi geliyor... Sahnede arıyorum, ama göremiyorum... "...affedersiniz! affedersiniz..." sözlerini duyuyorum... Bu sözlerin konuyla ne ilgisi var diyorum... Sonradan salonda aramak geliyor aklıma Ali Düşen Kalkar'ı... Bizlere göre salonun sağında seyirciler içinde görüyorum. üstüne ışık verilmiş ama ben zor buldum onu. Bu sahne için sol taraftan da bir ışık verilemez mi? Ya da aynı ışıkla bir salon taraması yapılamaz mı? Çok teknik bir konu. Ben bunu anlatmadan geçemedim... Yine Finalin hemen öncesi o Cantopu'nu; Ali Düşenkalkar, biz seyircilere atsa ne olur diye düşündüm... Ama içimden bir ses "atmasın... " diye beni uyardı. Cantopu'nu seyircilere göndermesi; oyunu hafifletir miydi? Yalnızca yüksek sesle düşünüyorum...
Top'u fırlatmak bir yana ama; tablo sahnelerde (tarihi kesit olan birlikte sahnelerin birinde) şu eski moda bir fotoğraf çekme sahnesi aramadım desem yalan olur. Hani şu ilk flaşlardan... "Pooff..." diye bir tablanın üstünde yanan flaşlardan... Ne yaparsınız... seyirci olmanın doğası; seyretmenin dışında, sahneye de kendinden birşeyler koyacak; kendisi sahneye çıkamadığı için... Lütfen bağışlayın!...
Önce şu Duncan'ın oturduğu tekerlekli sandalyeye; bayağı bozuldum... Bu oyunda bunun ne işi var dedim. Yine içimden bir ses şeytanca; "İşte bak burada olmamış... Al bunu yönetmenin aleyhine kullan..." demeye başladı. Sonra dikkatle baktım. Ne ilginç; tekerlekli sandalye "taşıyormuş havasında; kendini taşıtıyor..." Biraz da iki yüzlü bir sandalye... Sanki bir melez bir gayrı meşru... koltukla, koltuk değneğinin yasak aşkından ortaya çıkmış gibi... Sizi oraya kim oturtursa; onun kaldırması gerekiyor. Ya da kaldıran olmazsa; kalkmıyorsunuz... Çok ilginç! Tekerlekli sandalyenin yenilmez gibi görünmesinin sinir bozuculuğu; rolünün sona ermesinde (peksimet gibi ikiye katlanarak yere yapışması sonucunda) biraz rahatladım. Gerek Cantopunda. gerekse Tekerlekli Sandalyade ilginç olan; fonksiyonel olmalarının yanı sıra ve onlara verilen rollerin dışında; birer "kişilik" yüklenmiş olması... İşte bu yaklaşım, gerçekten övgüye değer. Benim gördüğümü kaç seyirci gördü bilmiyorum ama; ben bu yaklaşım ve duygularla oyunu seyrettim. İlk kez gördüğüm bu yaklaşım. benim için çok önemli bir saptama ve kazanılmış yeni bir seyirci bakışı.
İkinci perdede; finale yakın bir sahnede sürekli siyah fon perdesinin arkasından "kedi gözü" gibi bir ışık seyircileri rahatsız etti. Bunu anlamadım! Acaba; final için mumların yakılmasında (önceden yakılmış bir mum) olabilir mi? Sigara ışığı desem... Bu. ışık planında var olan bir gereklilik mi? Oyundaki baykuş sesi efekt olarak zayıf ve inandırıcı değil. Yine yüksek sesle düşünüyorum; önceki sahnelerde belli-belirsiz dekorun bir yerinde göremez miydik... Böyle olunca da çok mu Direklerarası olurdu.. Ya da baykuş yerine günümüz simgesel aracı olarak ne kullanılabilir? Telefon sesi onun yerini tutar mı?. Benim telefonun son günlerde pek iyi şeylere çalmıyor da...
Lady Makbeth'in, selede portakalları yere saçması sahnesi; düşünülen etkiyi vermiyor. Geçici bir süre yerdeki portakallar sahneyi daraltıyor. Bu bir avantaj ama seyirci olarak o dağınıklığın akıllıca nasıl yerden toplanacağı; koltuklarımızda bizi sürekli rahatsız ediyor... Bulunan çözüm ise; pek inandırıcı değil.
Günümüz giysilerinin kullanımının beni etkilemesinin sonucu; silah olarak bıçak yerine özellikle Duncan'ın öldürülmesi sahnesinde; susturuculu tabanca imajını aradım... Bıçağın güncel giysilerle bütünleştirilmesi çok zor oldu benim için... Dediğim olsa; bu kez de polisiye havası mı taşırdı?.. İşte bunu bilemiyorum... Ancak, Makbeth'in, bıçağı kemerine sokması; çok mu gerekli? En çok beni bu sahne rahatsız etti.
Makbeth'in beyaz yatak sahnesinde, kötü düşlerle boğuşması sahnesinde; bu beyaz yatağın siyah ayakları ve tekerlekleri; yatağı saçak tülle sarmalayıp, ortadan kaldırılamaz mı? Pek önemli bir şey değil ama; zaman süreci dikkate alındığında; gereksiz olan ve zor olmayan "günümüz unsurlarının" gizlenmesinden yanayım...
İkinci perdede ve son sahnelerde; "ormanın yürümesi" bölümünde sahnenin dönerek yaklaşmasında, sahne dönerken, ağaçların arkasındaki silahlı insanların da sahnenin ters yönüne aynı hızda; durdukları yerde dönmeleri ve yüzlerinin sürekli seyirciye dönük olmasının sağlanması, teknik olarak çok mu zor olurdu?. Başka bir deyişle; ağaçların arasındaki insan grubuna; yüzleri seyirciye dönük yürüyormuş görünümü verilemez mi?.
Gelelim şu küvet sahnesine. ... Bu sahne, sanırım gerekli bir sahne. Ne var ki yeterince cesur oynanmıyor.
Dekor:
Dekor güzel ve etkileyici. özellikle başlangıç sahnesindeki o gerçeğe çok yakın görünüm. Ancak, bazı sahnelerdeki boş alanların soğukluğu, Makbeth'in sarayı sahnelerindeki o kasvetli boşluk ve uzaklık... Bazı bölümlerde; yürü yürü bitmiyor sahne... Böyle olunca da; hareketlerin ve sözlerin anlamı soğuyor. Yine birinci perdenin ortalarından sonra başlayan sürekli üst sahne boşluğunun, ikinci perdede düş sahneleri ve idam sahnesiyle kullanılmış olması; biraz içimize su serpti...
Diyorum ki dekorcular ne yapsın? Ben bu AKM salonunu ve sahnesini "sanat yapmaya uygun" salon ve sahne olarak görmüyorum. Sahneye bakıyorsunuz; sanki her an içinden bir F16 savaş uçağı fırlayacakmış duygusunu yaratıyor. Akustik bir rezalet... Işıkçı ne yapsın? Yine bu salonda kesinlikle tam orta alanda bir sıra boşluğu yaratmak gerekiyor. Eğer o sıra boşluğu olsaydı; Ali Düşenkalkar, ön tarafta sıkışıp kalmaz, ortalardan bir yerden konuşur, daha etkili olurdu...
AKM Büyük salonu bu durumuyla bir kongre salonu... Kim yapmış bu binayı?.Görürseniz, seyirciler kulaklarınızı çınlatıyor deyin... İstanbul'un yeterli büyüklükte kongre salonlarına kavuşmasından sonra; bu salonun ciddi olarak ele alınıp, yeniden akustik, ışık ve dekorasyon yönleriyle elden geçirilmesi gerekecek!.. Oyunlardaki başarısızlığın en azından %25 payı, bu salondan kaynaklanıyor. Kısaca; AKM Büyük salon bu haliyle olsa olsa iyi bir "uçak hangarı" olur. Yine AKM merkeziyle ilgili son zamanlardaki başka bir olumsuzluk; girişteki seyyar satıcılar... Kağıt helvacılar, kestaneciler, simitçiler... Beklerseniz; midye tava ve kokoreççiler gelmek üzere... Bu tam bir pislik! Merkez yönetim görevlileri; biraz koltuklarından kalksınlar lütfen! Ayıp oluyor... İçerideki güzellikler, dışarı yansımalı Beyoğlu Belediye Başkanlığına bir telefon edilse bu sorun "şıp" diye çözümlenir... Beyler! Seyirciniz olarak sizi göreve çağırıyorum! Lütfen biraz ilgilenin bu konuyla...
Koreografi :
Ben Türk Balesini seven bir insanım. Onunla gurur duyarım. Nasıl bir oyun olursa olsun; eğer içinde dans öğesi varsa, bu işi benim balemin yetenekli insanlarının ellerine bırakmanın en doğru iş olduğuna inanırım. Bu oyunda bunu ve özellikle Erdal Uğurluyu görmek beni mutlu etti.
Danslar konusunda söyleyebileceğim; cadıların dansları bölümünde, tasarlanan giysilerle dans etmenin çok zor olduğu görüşündeyim. Erdal Uğurlu bu konuda ne denli yaratıcı olursa olsun; o kalın dağınık giysilerle anlamlı hareketler yapmak olanaksız gibi geliyor bana... Diyorum ki bu kostümler yapılırken Erdal Uğurlu'nun görüşleri alındı mı? Yoksa Erdal Uğurlu, bu önceden hazır kostümlerin üstüne mi dans oturtmaya çalıştı? İşte bunu bilemiyorum...
Bir başka konuda; ikinci perdede Macbeth'in uşağı konumunda diyeceğimiz "kırmızı ceketli" oyuncu, grup danslardaki o, kırmızı ceketli dans eden oyuncu ile aynı mı? Eğer aynı ise; bu oyuncu dans ederken o kırmızı ceketi çıkarsın... Değılse; yine o kırmızı ceketi dans bölümünde çıkarsın. Neden derseniz? Anlatması çok zor... Sanki Macbeth'in uşağı sevincinden göbek atıyor. kına yakıyor duygusuna kapıldım.
Müzik:
İlginç bir müzik. öyle ayarlanmış ki polisiye filmlerin o, "ha! İşte geliyor!..." havası hem var hem yok. Müzikte bir denge görülüyor. Hem sözü destekliyor. hem konuları bağlıyor hem de bazı bölümleri seyirciye dönük. Ama yine de bazı bölümlerde biraz daha uzun parçalar aradım... Ses yüksekliği dilerim tasarımdan kaynaklanmaktadır... Bazı bölümlerde ses çok yüksekti. Ayrıca Cadı'nın gelişlerinde ve görünmeden sahneye etkilerinde; onu simgeleyen O'na özgü bir sinyal müziği aradığımı açık yüreklilikle söyleyebilirim ama; ille olmalı mı? sorusunun yanıtına "evet" diyemiyorum... Tüm korkum; soyutluğun anlatımında yaratılan dans, müzik, söz üçgeninde; yanlış bir adımın, yanlış bir yaklaşımın; oyunu çok ucuzlatıp, ikinci sınıf bir polisiye gösteriye her an dönüştürebileceği korkusu... Bana sorarsanız; gerek müzikte. gerekse dans ve sözlerde; içten olan birlikteliği hemen yakaladım ve bu üçlünün birbiriyle yarışmadığını bir diğerinin öne çıkmasına izin verilmediğini işin ustalarının da buna gerek duymadığını; bir seyirci olarak sevinerek gördüm. Böyle bir yaklaşım ise; tüm övgüleri hak eder... Teşekkürler; müzik,dans ve söz üçgenindeki düşünce birlikteliğine ve alçak gönüllülüğe.
Kostüm:
Asker ve subay giysilerinde elimde olmayarak renk ayırımını aradım. Cadı'nın smokininin biraz uzun olmasını önce yadırgadım. Daha sonra bunun böyle olmasının kaçınılmaz olduğunu gördüm. Giysiler içinde Lady Macbeth'de aradığımı bulamadım. Bir de başına taktığı taç; deforme olmuş gibi duruyor. Taçlarda benim aradığım; tacın başa değil de başın taca uygunluğu... Sumru Yavrucuk'un fiziği dikkate alındığında bu nasıl olacak bilemiyorum? Belki de saç biçimi bu tacı deforme olmuş gösteriyor. Bu konunun yeniden değerlendirilmesini öneririm.
Yönetmen Kenan Işık:
Bir yönetmen; Shakspeare'nin iki oyununun sahnelenmesinin zor olduğunu ve bu oyunlarda başarısızlığa çabuk düşüleceğini söylemişti. Bu oyunları da "FIRTINA" ve "MACBETH" olarak belirtmişti. Geçen yıl seyrettiğim Fırtına oyununda yönetmen olarak Başar Sabuncu'yu ne yazık ki bu oyunun altından kalkamamış olarak görmüş ve dünya tatlısı ülkemin yetenekli bu genç tiyatro yönetmeni için çok üzülmüştüm. Bir yıl boyunca sürekli düşündüm bunun nedenini... Diyebilirim ki Fırtına oyunundaki başarıyı engelleyen temel tuzaklar; tedirginlik, acelecilik, kararsızlık, tek boyutluluk olarak sayılabilir.
Macbeth oyununda ise; kararsızlık ve acelecilik tuzağına düşülmemiş. Tek boyutluluktan kaçınılmış; müzik, dans, dekor ve kostüm birlikteliği; saygılı işbölümü yeğlenmiş. Ya tedirginlik?. İşte o, çok az da olsa var. Hem nasıl olmasın? O, biz seyircilerde de var... Kenan Işık, Afife Jale oyununda kullandığı alt derinliği (bilinçaltı yaklaşımında orkestra çukuru) yeterli düzeyde bu oyunda da ve gerektiği yerlerde kullanmış. Yine sahnenin kabuslu ve soğuk o üst boşluğu için de özel çözümler düşünülmüş. Finaldeki mum sahnesi, Afife Jale oyununun finalinden taşınmış olsa da; son anda fark ediliyor. Bu oyunda; yönetmenimizin bazı konularda kendini yineliyormuş duygusuna kapılsak bile, gereklilik ön plana çıktığı için, zorunluluk diyebiliyoruz.
Geçen yıl Shakspeare seyretmek için gittiğim "FIRTINA" oyununda; bırakınız fırtınayı, bir yaprak bile kıpırdamadı. MACBETH'de ise; şimşeklerin çaktığını, gök gürültülerinin duyulduğunu, bulutların savrulduğunu, serin ve sulu sepken bir yağmurun yüzüme vurduğunu söyleyebilirim... Bu bir başarımıdır? Evet! bu bir başarıdır!..
OYNAYANLAR:
İnsan sürekli oyun izleyince; bütünün dışına çıkıp. detaylarla da ilgilenmeye başlıyor elinde olmadan... Macbeth'den önce, ard -arda iki oyun seyretmiştim. İlki "OTOMATİK PORTAKAL" (A Clockwork Orange) diğeri de Haşmet Zeybek'in yazıp, yönettiği "AYRANGEVEN" oyunu. İki farklı oyun ve iki farklı ulusun oyuncuları...
Şu sorunun yanıtını kesin olarak bilmiyorum: Sahne hayatı, bir oyuncunun özel hayatı mıdır? Bu soruya seyirci olarak "HAYIR" diyorum ama seyrettiğim oyunlardaki oyuncuları gördükçe; bu konunun gizli bir "EVET" ile sonuçlandığını görüyorum. .. Türk tiyatro oyuncusu; kendisiyle barışık değil.. Ya da Türk sahne sanatçıları demek daha doğru olacak. Ben her şeyi "gençler" çözümler saplantısında değilim. Ne var ki sahnedeki oyuncuda bir tazelik, dirilik aramak da hakkım. özellikle kadın oyuncularda bir siliklik, bir evinin kadını görünümü, yıpranmışlık, deforme olmuşluk... anlaşılır gibi değil. En kötü görünüm örnekleri; Opera sanatçılarında... Sahnedeki görünümlerine bakıyorsunuz; ellerinde bir bulaşık eldivenleri eksik... Görünümleri öylesine itici ki... Sonra Devlet Tiyatroları oyuncuları bu dizilişte ikinci sırayı alıyor. Şehir Tiyatrolarının kadın oyuncuları "tazelik, bakımlılık" konusunda daha iyiler. En bakımlıları ve özenlileri de özel Tiyatrolarda. Eee... özel Tiyatrolar başka; kimse budundan, göğüslerinden hamur işi dökülen sanatçıya kolay kolay iş vermez... Çok mu zor insanın kendisiyle barışık olması, ileri yaşlarda bile insanın tazeliğini koruması?.
Tüm erkek oyuncularda gördüğüm bir başka olumsuzluk; göbeklerine dek uzanan "sakal-bıyık" modası... Lütfen kimse yanlış anlamasın!... Sakal, bıyık benim uğraş alanım değil. Herkesin özel yaşamı; kendi özgür iradesiyle biçim bulur. Ancak konumuz "Sahnedeki oyuncu". Her rolde sizi seyretmeye gelen seyircileriniz; Turhan Selçuk'un "Abdül Cambaz" çizgi romanındaki "TARZAN" biçimiyle bulursa, mimiklerinizi göremezse, yüzünüzü okuyamazsa!.. Nasıl size kızmaz!.. İnsanın elbet sorunları, bunalımları, açmazları olacak. Belirli bir süre sorunlarıyla yaşaması da gerekir. Ancak, sorunlarla yaşama; yeni bir yaşam biçimine dönüşürse; o insan; bitmiş, tükenmiş sayılmalıdır! Tüm gereklilikleri bunun dışında tutuyorum. Bu davranış; kurumlara ve yöneticilere tepki ise, gereksiz diyorum... Dışarıda çok daha ekonomik koşullarla işler bulunabilir. Reklam filmi, dublaj, reklam, dizi film, ucuz komedilerde başrol, TV sunuculuğu, sanat danışmanlığı, inşaat müteahhitliği, kereste tüccarlığı... Bu saydıklarımın tümünün ekonomik koşulları şu anda sizin kazandığınızdan daha çok kazandırır. Ancak, bunların hiçbirinin tiyatro olmadığı da unutulmamalıdır!..
Bir seyirci olarak şuna inanıyorum: Sahnedeki yaşam, sizin özel yaşamınız değildir. Her gün ki "günaydın yüzünüzle- iyi akşamlar yüzünüzle- ev kadını görünümünüzle" seyircinizin önüne çıkma hakkını size hiçbir gerekçe "hak" olarak tanımaz. Bunun tek kural dışılığı; bu görünüm rol gereği ise; bundan kaçınılamaz, sizi de kimse eleştiremez. Yok! "ben sakalımı kesmem!.." diyorsanız; "Ben türbanımı asla çıkarmam!.." diyenlere, hiçbir şey söyleme hakkımız olamaz. Kimse bize gelecekte "Lady Macbeth" rolünü tesettür ve türbanla "oynanmalı" ya giden yollarda bilerek ya da bilmeyerek kapı açmamalıdır... Unutulmamalıdır ki "cehenneme giden yolların taşları da iyi niyetle döşenmiştir" insanlar cehenneme giderken tökezleyip düşmesinler, rahat yürüsünler diye...
MACBETH OYUNCULARI:
Cadı rolünde, ALİ DÜŞENKALKAR: Çok başarılıydı, kutluyorum. O'nu son kez Afife Jale oyununda ilginç bir rolde görmüş (Gazeteci ya da anlatıcı) o rolde seyretmeye doyamamıştım. Biz seyircilere şöyle yandan bir bakışı vardı ki bu gün bile anımsadıkça içim titrer... Ayrıca, Ali Düşenkalkar'ı böylesine önemli oyunda Reji Yardımcısı olarak görmek; beni hem şaşırttı hem de çok mutlu etti. Gelecek için; oyunlarını ve oyunculuğunu sabırsızlıkla bekliyorum...
Duncan rolünde, Haluk KURDOĞLU: Teşekkürler. Paniksiz ve tam bir profesyonel tavırla oynanan rol. Sonsuz sağlık ve başarı dileklerimle yeniden teşekkürler...
Malcolm rolünde, Zafer ALAGÖZ: Son bir yıl içinde üç ayrı oyunda seyrettim Zafer Alagöz'ü. Sağlıklı, disiplinli ama risksiz oynuyordu bu rollerde. Megafonla konuşma sahnesinde çok mu heyecanlıydı?.. Beni en çok etkileyen yönü, oyunlardaki rolüne saygısı ve tempo kontrolü...
Donalbain rolünde, Mehmet İNCEOĞLU: Yalnızca teşekkürler...
Ross rolünde, Dündar KÜFTÜOĞLU: Oyunda, her konuşmasında bir "haberci" imajı ile karşılaştım... Acaba ben mi yanıldım bu rolün dokusunda mı böyle?. Bir de o beyaz takım elbise neyin nesi? Operadan ödünç mü alındı? ödünç alınmadıysa; beyaz renk çok mu gerekli?
Subay rolünde, Atilla ŞENDİL: ilk tablo sahnelerini saymazsak, oyun onunla başlıyor. Amacım hata bulmak falan değil; sanırım bir ara söylediği bir sözcük onu zorladı. Ayrıca ilk sahnede biraz oyununda abartı var gibi geldi bana... Yine de başarılıydı, kutluyorum...
Macbeth rolünde, Atilla OLGAÇ: Zor ve ilginç bir rol. Sumru Yavrucuk ile eşli oyunlarında; tüm zorlamasına karşın sıcak oynayamıyor ya da ben öyle gördüm... Atilla Olgaç, oyun ilerledikçe ve çevresinden gelen sağlıklı seslere kulak verdikçe; bu çok özel rolde çok daha başarılı olacaktır.
Banquo rolünde, Mehmet Ali KAPLANLAR: ilk sahneler dışında, oyun içinde çok zor izledim. Sanırım bunun başlıca nedeni de; Seyton rolüne ve görünümüne çok yakın olması.
Mcduff rolünde, Payidar TÜFEKÇİOĞLU: Tüm oyundaki oyuncular içinde en soğukkanlı oynayan, rolünün altında ezilmeyen, rolünde "sözün" önemini kavrayan ve seyirciye bağırtısız ileten bir oyuncu olarak gördüm ve çok mutlu oldum. Teşekkürler... Payidar Tüfekçioğlu'na, çok başarılıydı...
Seyton rolünde, Reha ÖZCAN: Macbeth'e çok yakın oynamasına karşın, O'nun üzerinde ne etki yaptı, anlayamadım... "Banquo" rolü için yazdıklarım, Seyton için de geçerli...
Hekim rolünde, Ertuğrul İLGİN: Yanılıyor muyum? Bu rolde oyundan düşmüş gördüm. Acaba diyorum ses zayıflığı mı buna neden oldu? Oysaki çok rahat oynanacak bir rol. Bu rol için birlikte düşünülmesinden yanayım...
Lady Macbeth rolünde. Sumru YAVRUCUK: Benim için iki Sumru Yavrucuk var. Birincisi; ciddi bir meslek kariyeri olan, bu sanata yoğun ter akıtan ve her geçen gün yükselen Sumru Yavrucuk. Birincisine sonsuz teşekkürler... Onu hep seveceğim ve başarılarını alkışlayacağım...
İkinci Sumru Yavrucuk: Lady Macbeth rolünün oyuncusu. işte O' nunla bazı konularda ciddi olarak tartışmamız gerekecek! . .
Bu rolde Sumru Yavrucuk; tüm gayretlerine, tüm enerjikliğine ve tüm cesaretine karşın başarılıydı; diyemiyorum. Neden? özellikle oyun biçimi, tüm oyunun genel çizgisini aşıyor. Sanki hem oynuyor, hem de kendi kendini yönetiyor. Doğallığı terk ederek, aşırılığın tuzağına düşüyor. Özellikle bu oyun biçimi; Macbeth rolündeki Atilla Olgaç'ı ürkütüyor. Tüm sınırsızlığın ön planda olması ve olduğu bölümlerde bile bu kopukluk, bu yanlış yorum dikkatimizi çekiyor... Lady Macbeth'in tutkulu bir kadın görünmesi gerekirken; karşımızdaki Lady Macbeth; azgın karı görünümüne bürünüyor... Tül gibi hafif, çelik kadar sert ve esnek olması gerekirken; ortaya konulan tiplemeler böyle olmuyor.
İşte bir sahne: Macbeth kralın konuk olarak geleceğini söylediği an. Lady Macbeth giyinmek için sahneden dışarı çıkıyor. Ama nasıl? Hiç de dökümlü olmayan elbiselerinin eteklerinin yanlarından tutarak iki ayağının arasındaki açıklık 120 derecelik bir açı ve ayak tabanlarına basa basa, başını öne eğerek ve birazda sırt kamburunu çıkarmış durumda... Olacak şey değil ve hiç sanmıyorum Yönetmen Kenan Işık'ın bu sahne çıkışını böyle tanımladığını.. .Yine birçok yerde ve özellikle final sahnesinde; sanki sahnede değil de film setinde; "motor" komutunu bekliyormuş duygusunu yaratıyor... Boy plan, bel plan... Bu noktadan sonra ne yapılır hiç birşey düşünemiyorum. .. Bu rolü hangi sanatçılarımız bu cesurlukta oynar onu da bilemiyorum... Ancak eğer varsa ve düşünülmüşse diğer Lady Macbeth adaylarının kimler olduğunu öğrenmek istediğimi burada; dürüstçe belirtmeliyim...
Sonuç:
Bu oyun için gördüklerimi, duygularımı anlattım da bana anlam olarak nelerin ulaştığına değinemedim. On yedincisine ulaştığım bu oyun eleştirimde; o'nu da kendime saklıyorum.
Tiyatrocu olmak. tiyatro sanatçısı olmak için okullar var da; seyirciliğin, seyirci olmanın okulu yok! Ne yapalım?.. Biz seyircilerin okulları; tiyatrolar, dersleri; oyunlar, öğretmenleri de siz tiyatro sanatçıları.
İyi seyirciler mi istiyorsunuz? Bunun tek çözüm yolu var: İyi oyunlar oynamak! İnanın bu ülkenin insanı; başarıya, güzele, iyi şeylere öylesine susamış ki... Bunu tüm çabalarına karşın; ancak 46 yaşında ikinci Shakspeare oyununu izleyebilmiş, benim gibi insanlar bilir...
"MAKBETH" oyununu bize ulaştıran tiyatro sanatçılarına; Ülkemin siz güzel insanlarına, "insanda tiyatro, tiyatroda insan" diyen yüreklere sonsuz teşekkürler...
W. Shakspeare MACBETH
Oyunun yıldızlı değerlendirmesi: ***** tam yıldız, (J) joker
Oyunun tümü …………………...: * * * * J
Rejisör-Dramaturg... Kenan IŞIK: ........................: * * * * J
Dekor. . . . . . . . .. Nurettin ÖZKÖNÜ:..................: * * * * J
Kostüm................ Serpil TEZCAN:......................: * * * *
Işık. . . . . . . . . . . . . . .. Önder ARIK: .............. ...: * * * *
Müzik. . . . . . . . . . . .. Server ACİM: ...................: * * * * J
Koreografi ..................Erdal UĞURLU: ...............: * * * *
OYNAYANLAR:
Cadı Ali DÜŞENKALKAR.................................................: * * * * *
Duncan. . . . . . . . ............................... Haluk KURDOĞLU: * * * * J
Malcolm .......................................................Zafer ALGÖZ: * * * *
Donalbain ….............. Mehmet İNCEOĞLU: (Teşekkürler)
Ross ...............................................Dündar MÜFTÜOĞLU: * * * *
Subay……………………………………........… Atilla ŞENDİL: * * * *
Macbeth Atilla OLGAÇ: * * * * J
Banquo ………………………..........Mehmet Ali KAPLANLAR: * * * J
Mcduff Payidar TÜFEKÇİOĞLU: * * * * *
Seyton……………………............................... Reha ÖZCAN: * * * J
Hekim. ……………………………...........………Ertuğrul İLGİN: * *
Lady Macbeth………………..........………Sumru YAVRUCUK: * * * J
Tevfik YALÇIN
(MACBETH oyununu 22.11.1992 Pazar günü AKM büyük salonda saat : 19:00’da seyrettim)
Yorum Yaz
|
|||||||||



















