GÜNDEDÜN

İstanbul Oyunlarına Mektuplar

        

 

İstanbul, 28.11.1994

“ASLOLAN HAYATTIR” oyununun eleştirisi:


İHTİYAR TABLO SATICISI ve NAZIM HİKMET

Nedendir bilmem; bizim ressamlarımız sergi gezmez, tiyatrocularımız da oyun izlemez. Tümü demek elbet büyük haksızlık olur, ama çoğunluğu böyledir… ‘’Neden?’’ diye sorunca; ‘’!?!?...’’ Benim anladığım; etkilenmekten korktuklarıdır. Ne güzel; oldu olacak yazarlarımız da kitap okumadan yazsınlar… Ağızdan dolma tüfek gibi… Ressamı sergi gezmez, tiyatrocusu oyun izlemez, yazarı kitap okumaz… Elbet bu toplum önünü göremez! Bir de batıyla kucaklaşanların bir tavrı var ki beni deli eder: Adını değiştirme kompleksi. Mehmet’ i, Ahmet’ i, Gürkan’ ı bırakır; Albert’ i, Hans’ ı, George’ yi, KOMET’ i yeğler… Anneannemin böylelerine söylediği biraz terbiyesizce, ama doğru bir sözü vardı: ‘’ Ektiğim nohut, diktiğim nohut, LEBLEBİ Mİ oldun s…… nohut?...’’ Bunları neden mi yazıyorum: Nazım’ın oyununa bir sanatçı dostumla gitmek istiyorum. Bunu çok istiyorum… Ben ve gölge seyircim (karım) gideceğiz de; bir sanatçı dostumu da yanımda götürmek istiyorum. İçimde böyle bir sorumluluk duyuyorum. Bir çok kez sordum; yeniden soruyorum:

‘’Oğlum! Sen, Nazım’ın oyununa gelecek misin?’’ Genç Sanatçı ne yanıt vereceğini kestiremiyor. Gitmeyecek de; ne özür bulsun… Açıkçası ben de pek zorlamak istemiyorum dostlarımı; olur’ a Nazım’ın oyununa gitmekten, mitinde gitmek gibi korkanlar vardır…

‘’Nazım, komünist değildi!...’’ diyor, bizi dinleyen ihtiyar tablo satıcısı Feridun ağabey… Ben ve genç sanatçı dostum O’na bakıyoruz. Devam ediyor:’’ Bursa Cezaevinde bir Rus casusu vardı… Adam hücredeydi… Nazım’ a küfür ederdi ana-avrat, komünist olmadığı için… Adam Türkçe bilirdi… Azeri idi…’’ Şaşırıyorum bu sözler karşısında. ‘’Sen nereden duydun bunu?’’ diyorum. ‘’ Ben de oradaydım…’’ diyor. ‘’Nerede?’’ diye soruyorum. ‘’ Bursa Cezaevinde… Ben de yattım.’’ diyor. Genç sanatçı dostum dikkatle konuşmamızı izliyor. Elinden bir partide kırk iki tane Hoca Ali Rıza yağlıboya tablosu geçmiş, onlarca Nazmi Ziya tablosunu; cahil antikacı mahzenlerinden günışığına çıkarmış bu ihtiyar kurdun yalan söylemeyeceğini biliyor. ‘’Anlamadım?!. Sen Bursa Cezaevinde Nazım Hikmet ile birlikte mi yattın?’’ diyorum. ‘’Eveeet! On yedi yaşındaydım… Nazım, en çok Alman Casusu….. ile ahbaplık ederdi…’’ diyor. ‘’Hoppala!.. Casuslar ikileşti.’’ Kafam karışıyor. ‘’Suçun neydi? Neden yattın?’’ diye soruyorum. İhtiyar tablo satıcısı bir çırpıda söylüyor:
‘’Komünistlikten!’’ İnanasım gelmiyor.
‘’Ne yaptın da seni komünistlikle suçladılar?’’
‘’Nazım’ın şiirini okudum… Okulda… Işıklar Lisesi’nde, Askeri okulda.’’ Şiirleri dışında, Nazım Hikmet hakkında; ne az şey bildiğime üzülüyorum. İhtiyar tablo satıcısının yüzüne dikkatlice bakıp; O, on yedi yaşındaki siyasi suçlu çocuğu arıyorum…
‘’Çok sıkıntı çekti mi? Nazım, Bursa Cezaevinde? Diyorum.
‘’Tezgahları vardı… Dokuma tezgahları, tezgahları çalıştırırdı…’’
‘’Şu işe bak!’’ diyorum içimden: Bu adam ne diyor? Bizim Nazım Hikmet’ i cezaevinde tekstil kralı yaptı çıktı… Genç sanatçı dostum; ‘’… ben bu kez gelmesem, hazırlıklı değilim’’, diyor. Üstelemiyorum İhtiyar tablo satıcısına; ‘’ Ferudun Ağabey, gel seni götüreyim Nazım’ ın oyununa; Konusu Bursa Cezaevinde geçiyor. Yaşadığı günler…’’
‘’Ben gelmem’’ oluyor yanıtı. Ben de ‘’Neden’’ diye sormuyorum. Biliyorum ki Nazım Hikmet’ in oyununa ya gidilir, ya da gidilmez. Gidenlerin ’’gerekçesiyle’’, gitmeyenlerin ‘’özrü’’ aynı kefeye konulamaz.

Anlaşıldı, biz Nazım’ın oyununa bir başka dostumuzla gideceğiz… Hak eden bir dostumuzla, ama mutlaka dost bildiklerimizle birlikte gideceğiz.

Atölyenin penceresinden dışarı bakıyorum; ‘’Hava kurşun gibi ağır…’’ İhtiyar tablo satıcısı sürekli cebinden çıkardığı yumuşak kağıt parçalarına burnunu siliyor. Hasta yatağından yeni kalkmış Kasım ayının son haftası; soğuk algınlığı, grip kol geziyor… Eczaneler; 5 Nisan Döviz büfeleri gibi çalışıyor, para basıyor. Ben de üşüyorum, hasta olmaktan korkuyorum.

‘’Haydi! Size köşedeki kahvede çay ısmarlayayım…’’ diyorum. İhtiyar tablo satıcısı ‘’ben içerim’’ diyor. Genç sanatçı dostum ‘’siz gidin. Ben size yetişirim.’’ Diyor. Aklımdan geçen; bir kahve köşesinde, çay ile sigaranın dostluğunda; ihtiyar tablo satıcısının Nazım Hikmet ile birlikte yattıkları Bursa Cezaevi anılarını didiklemek…

Bu iş kahve köşesinde olacak iş değil. İkişer bardak çay içtikten sonra ‘’Kalk! Bizim eve gidelim. Allah ne verdiyse birlikte yeriz.. Hem kızlarımın resim koleksiyonunu, hem de benim yaptığım resimleri görürsün…’’ diyorum. Karşı koymuyor. Kadıköy Meydanı Banka durağına doğru ilerliyoruz. Belediye otobüsüyle gideceğiz bizim eve… İhtiyar tablo satıcısı üşüdükçe; küçülüyor… Ben de çok üşüyorum.’’ Gel! Seni eve taksi ile götüreyim, zamandan kazanırız.’’ Yine karşı koymuyor. Taksi ile eve gelirken; içimden dua ediyorum;’’ evde doğru dürüst bir yemek olsun…’’ diye. Hele bir tas sıcak çorba… Biliyorum; ihtiyar tablo satıcısı da bir tas sıcak çorbayı benim kadar istiyor…

Bizim evde dostça güzel bir gece geçirdik. Şansımıza sıcak çorbamız da vardı. Karım bir yıldır peşinde koştuğu ‘’ yıldız şehriyeyi’’ o gün kıstırmış mahalle bakkalında. Gece ilerledikçe; İhtiyar tablo satıcısı Feridun ağabeyin yaşantısının; en az Nazım Hikmet kadar zorlu olduğunu görüyorum. Altı yıl yatmış ‘’şiir okuduğu için….’’ Üzüldüm. ‘’Avukatın yok muydu? “ diye sordum. “Ne avukatı?” dedi. Savcı acımasız, hakim onlardanmış. Yoksa yirmi yıl vereceklermiş. Hapisten sonra sekiz yıl da askerliği sürmüş. Tüm yaşantısı boyunca on üç kez evlenmiş. Bir on yıl da Avrupa’ da yaşamış… Son durak: İstanbul’ da Tablo Satıcılığı. O gece; ihtiyar tablo satıcısının “ bizleri çok kötü insanlar yönetti!...”  sözleri; tüm bu uğurda acı çeken insanların ne büyük mücadele verdiklerinin en iyi biçimde anlatıyordu.

Nazım’ a yakın olmak… Cezaevinde yakın olmak…”Cezaevinde yaptığı iki tabloyu gördüm. Edebiyata değil de resme emek verseydi; çok büyük olurdu…” diyordu bu ihtiyar tablo satıcısı. İki öykü yazmış hapiste ve Nazım’ a göstermiş: “ Münevver bir Gorki…” nitelemesini almış, o koca Nazım’ dan. Balaban için: “O, Nazım’ la tanışmadan da iyi resim yapıyordu.” Oldu söyledikleri. Ya Orhan Kemal! “Ben cezaevindeyken O yoktu.” Orhan Kemal’ i anımsamıyor. Sürüldüğü Erzurum Cezaevinde bir gece;hapishane Müdürü, kominizim suçundan (yine şiir okumaktan suçlu bir edebiyat öğretmeni) yatan ve dokuz derece gözleri miyop olan hücre hapsindeki mahkumu öldürmesini istemiş… “… müdürün odasına gittiğimde; ihtiyar pezevenk bir yandan masanın üstünde saat tamir ediyor, bir yandan da bana adamı gece hücresinde öldürmemi öneriyordu…” diyor. Ne büyük iğrençlik!.. Çok haklı bu bizim ihtiyar tablo satıcısı, Nazım’ın hapishane arkadaşı… O’ na katılıyorum. BİZİ ÇOK KÖTÜ İNSANLAR YÖNETTİ.

 

Genel olarak oyun:

Nazım Hikmet’ in yaşantısından bir kesiti biz seyircilerin önüne getiren oyunda ne görmek istediysem; “Aslolan Hayattır” da ne bir fazla, ne bir eksik tümünü buldum. Beni ençok mutlu eden yön; O, büyük insanın sahneye getirilişinde sıcak, insanca bir yaklaşımın sağlanmasına özen gösterilmiş olmasıdır. Ne ideolojik saplantılara dayanılmış, ne de o “tarih” denen acımasız zaman akışından küstahça hesap sorulmuş. Gelecek için, Nazım’ın Anadolu insanıyla yeniden toprak altında ve toprak üstünde buluşması için çok iyi bir başlangıç yapılmış.

Şimdiden görür gibiyim; beyin tezgahlarında Nazım Hikmet ile ilgili operaların, senfonilerin, oratoryoların seslendirildiğini; balelerin ve yeni oyunların sahnelendiğini…

Duygusal, felsefi, edebi ve politik çok şey söylenebilir ve sayfalar dolusu şeyler yazılabilir “Aslolan Hayattır” oyunu hakkında… Ancak, bu kolaycılık ve biraz da bireysel olarak kendini tatminden öteye gidemez. Sanırım ne Nazım Hikmet, ne Macit Koper ve ne de oyunun dramaturgu Zafer Şahin; benden böyle bir yaklaşım görmek ister… Yapılacak şey; bu bir oyundur deyip, konuya bu açıdan dürüstçe yaklaşmaktır.

“Aslolan Hayattır” oyununun en olumsuz yönü ve biz seyircilerin kafasını karıştıran yönü; oyunun “dekoru” diyebilirim. Bu konuyu ayrıca tartışacağımı belirtip, kısaca bu görüşümü sergilemeliyim. Önce; cezaevindeki dokuma tezgahları mekanı ile, Bursa içindeki dokuma işçilerinin mekanları net değildi ve biz bu iki ayrı mekanı çok zor ayırabildik. Yine Piraye ile Nazım’ ın uzaktan özlem sahnelerinde kafamızda oluşturmamıza yardım edecek olan farklı mekanlar ortamı da birbirine karıştı. Özellikle birlikte şampanya içtikleri sahnede; kadehlerin tokuşturulmasını doğal ses olarak değil de; efekt olarak istedim. Öyle ki kadehler birbirine vurmadan… Oyunda bir güzellik vardı ki işte o sahnede zamanın içinden gelmesine karşın;çok başarılıydı. O sahne;savaşta ölenlerin, Con’ un, Hans’ ın, Jilber’ in, Mafeo’ nun sahneleriydi. Neden güzel di? Dekorun üstünden ışık alınarak karartıldı ve dekorun olumsuzluğu gözümüzden kaçırıldı. Bu sahne çok güzeldi ve çok başarılıydı. Tüm oyuncuları kutluyorum…

Bir çile kırmızı yün ile anlatılmak istenilen ne denli güzel ise; Ferhat ile Şirin sahnesindeki o uzun kumaşın; biz seyircilere getirdiği yeni bir şey yok. Üstelik bir önceki güzelliği; yineleniyormuş duygusuyla yok ediyor. Açıkçası; “Ferhat ile Şirin” konusu oyunda bir fazlalık gibi sırıtıyor ve oyunun dışına sarkıyor.

Oyunun en ilginç yönü; biz seyirciler Nazım ile şöyle doyasıya bir baş başa kalamıyoruz… Sanki hep yakalayıp, elimizden kaçırıyoruz. Hani o bir şiirini okurken biz de salonda oturduğumuz yerden eşlik etsek diyorum… Yani Nazım Hikmet’ i, Macit Koper’ in elinden alsak biz seyirciler… Olur mu? OLMAZ! Oyun süresince Yönetmen Macit Koper bu konunun bizim istediğimiz gibi olmaması için büyük titizlik göstermiş. Önce kendisiyle hesaplaşmış bu konuda ve doğru olanı yapmış. Biraz acımasızca, ama doğru olan yaklaşım bu yaklaşım.

Oyunun müzikleri için burada Arif Erkin’ e sonsuz teşekkür ediyorum. Çok güzeldi… Oyuncuların; şarkılardaki yürek birliğini ayrıca kutluyorum. Onlar sahnede hep birlikte şarkıları söylerken; bir seyirci olarak onların yanında olmayı ve onlarla birlikte söylemeyi ne denli istedim, anlatamam…

Oyundaki simgeler; daktilo kutusundan çıkan minyatür dokuma tezgahı ve finalde seyirciye doğru yuvarlanan kırmızı yumak istenilen etkiyi yapmıyor. Asil olmasına asil de; yavaş ve az etkili… Son günlerde ne oluyor pek anlamıyorum; oyunların finalleri “final” gibi olmuyor. Yönetmenin düşündüğü ile oyuncuların vermek istediği aynı şey olmuyor. Araştırılmasında yarar var; son günlerde oyunların finalleri GÜM’ e gidiyor.

Ne kadar sık eleyip, ne kadar sık dokursak dokuyalım bu oyunun fazlalarını ve eksiklerini; Nazım Hikmet’ in yaşamını anlatan ilk oyun olması onuru ve övüncü çok ağır basıyor.

Yöneten Macit KOPER:

Çok yoruldun biliyorum… Kolay iş değil; oyunu yaz, oynanması için uğraş ve dışarıda pusuda bekleyen çakallarla savaşmayı göze al. Oyundan sonra bir sürü kent berduşuna laf anlat… Kolay değil, biliyorum! Çok yoruldun, ama değdi o yorgunluklara!.. Şimdi ben ne diyebilirim ki sana?.. Gönül dolusu “teşekkür”den başka…


Sahne – Giysi Tasarımı: Özhan ÖZDİL

Söyler misin sana ne oldu sevgili Özhan Özdil? ”Askerliğim, Aslolan Hayattır” oyun projeleri çok mu üst üste geldi? Yaptıkların senin yaratıcılığına mı dayanıyor, yoksa yönetmen müdahalesine mi? Ne olur, bana kızma!.. Bu oyundaki dekorunu; iyi bulmadım. Neden mi? Bir dikdörtgenler prizması şeklindeki ve yan yüzeyleri açık modülü; 45, 90, 180 dahası 360 dererce döndürsen ne değişir? Yine aynı boşluk! “Demir kapılar…” sözlerinin geçtiği oyunda , üstelik cezaevi ana mekan olan bir oyunda; o ağaç modüller öylesine hafif görünüyor ki; demir tekerlekler bana sahneden hınzırca sırıtıyor; “hapishanede tahta demir!...” diye. O modüllerin bir yüzünü, cezaevi sahnelerine bakan yüzünü; “gri”, ne bileyim demir rengi boyatamaz mıydın?

Biliyorsun; Nazım, bir şiirinde “… eğer paran varsa bana fanila don al…” der. Yatağa bile takım elbiseyle giren bir Nazım (!). Bir de renk seçiminde neden Nazım’ ı grilere büründürdün? Kırk sekiz yaşında bir seyirci olarak 1950’ li yıllardan anımsadığım erkek giysileri; lacivertleri saymazsak; kahverengi, tarçın rengi giysiler, deve tüyü paltolar… Yanılmıyorsam; Nazım’ ın üstündeki süveter “triko”, makine işi. Saç örgüsü elde kazak ördürtemez miydin? Triko kazaklar, süveterler 1960’ lı yılların ürünü değil mi? Dilerim ben yanılıyorumdur…

Dramturg: Zafer ŞAHİN

Önce, bu genç insanı böylesine önemli bir oyunun dramaturgu olarak görmek; beni, çok mutlu etti. Bu konuda başarılarının devamını diliyorum.

Eğer bir oyunun künyesinde bir dramaturgun adı yazılmış ise; tüm “dil sorumlusu” olarak yakasına yapışacağım kişi; oyunun dramaturgudur. Amacım “ öküz altında buzağı aramak…” değil. Salona girerken elime tutuşturulan oyunun iki yaprak, dört sayfalık broşüründeki küçük bir (hadi biz ona dizgi hatası) diyelim gözden kaçan sözcüğe dikkatinizi çekmek istiyorum: “UÇSUZ BUCAKSIZ HAYAT Loise Aragon- çeviren: Bertan Onaran) yazısında; yukarıdan aşağıya sayıldığında 18. satırdaki “ hiçbir şey” sözcüğü. Bu broşürü kim hazırladı, baskı işlerini kim izledi ve baskı onayını kim verdi bilmiyorum. Ancak, bana göre oyun broşürlerinin içerik ve baskı onay sorumlusu; oyunun dramaturgudur. Yine oyun içinde söylenen “Palanya” sözcüğü şive olarak mı öyle söyleniyor? Benim bildiğim bu sözcük “planya” olarak söylenmelidir.

1994-1995 oyun düzeninde, seyrettiğim oyunların künye kartlarını ve diğer siyah-beyaz broşürlerinin içeriğini çok beğeniyorum. Yalnız bir şey var ki; o iş biraz yanlış yapılıyor. Resim yok! Neden? Bu broşürler; bugün, yarın ve yarından sonrasına kalacak; ilk ip- uçları araştırmacılar için. Ne olur bu broşürlere bir yaprak daha ekleyin ve oyundan, oyunculardan fotoğraflar basın. İlle renkli fotoğraf olması gerekmez, siyah-beyaz da olsa biz seyircilerinizi mutlu edersiniz.

Oynayanlar:

Bu oyunda oyuncuları, ruhsal ve düşünsel iki ayrı yapıda gördüm. Oyun için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan, bu sorumluluğu içinde duyan, konunun önemini kavramış oyuncular. Bir de; tüm çabalarına karşın bu duyguyu yakalayamayan. Ya da biz seyircilerin böyle algıladığı oyuncular… Burada bu işe “tempo” demek, anlatmak istediğimi belirtmek açısından yeterli olmuyor. Ayrıca, iki oyuncu dışında diğer oyuncuların birden çok rol üstlenmeleri; böyle bir oyun için büyük risk. Neden oyuncu kadrosu geniş tutulmamış? Anlayamadım.

Şair: Mustafa ALABORA

Oyunun başlamasıyla birlikte Nazım’ ın sahneye ilk girişini büyük bir heyecanla bekledim. Elbet Nazım’ ı oynamak güzel bir duygu olmalı, ama seyirci rol bekler… Mustafa Alabora başarılıydı, kutluyorum. Yalın, insanca bir Nazım sergiledi biz seyircilere hiç abartmadan. Mustafa Alabora’ dan “Nazım” rolünü izledikten sonra; kafamın içinden “Nazım rolünü en iyi hangi oyuncular oynar?..” düşüncesini silip attım. Teşekkürler Mustafa Alabora “ Şair Nazım Hikmet” rolü için.


Dokumacı, Piraye-Celile Hanım: Berrin KOPER

Çok zor rol. İnsan oyunu seyrederken; “…. Nazım, bu kadının nesini sevmiş?...” demek üzereyken; demiyor… Oyunun birçok yerinde “tek kişilik oyun” olarak oynaması gerekiyor. Tepki alamadığı, oyunun dekorundaki olumsuzlukların en çok etkilediği oyuncu olduğu için de; oyundan uzaklaşıyor ve rolü abartıyormuş, doğallıktan uzaklaşıyormuş gibi görünüyor… Özellikle Piraye rolünde bazı şeyler çok aksıyor. Celile Hanım rolünde başarılıydı, kutluyorum.

Dokumacı Mustafa- Balcı Remzi: Avni YALÇIN

Çok başarılıydı, bütün kalbimle kutluyorum. Avni Yalçın, bu oyunda sanki kabına sığmıyor… Verdikçe veriyor oyunculuğunu ve arkası kesilmiyor… Nazım rolü dışındaki tüm rollerin; sanki kılavuzu… Özellikle Dokumacı Mustafa rolüyle; öylesine fırtınalar estiriyor ve duracağı yeri öylesine iyi biliyor ki bunu yapmasa; her an oyun ortasından ikiye “çaat” diye bölünebilir. Avni Yalçın, bu oyundaki rollerine; yüreğini koymuş, beynini koymuş, sanırım biraz da yaşamını koymuş gibi.

Teşekkürler Avni YALÇIN, çok teşekkürler!...

Mahmut Usta: Cengiz KESKİNKILIÇ

Başarılıydı kutluyorum. Sahnede bir oyuncudan daha çok gerçek bir Mahmut Usta gibiydi… Ölçülü, yalın oyunculuğuyla oyunun denge unsuru oldu.

Dokumacı- Raşit Kemali- Con- Beethoven Hasan: Arif AKKAYA

Tanıdığımız Orhan Kemal’ i, zaman tünelinden geçirip gençleştirince; kafamızdaki Orhan Kemal’ e çok benzeyen ve insanı şaşırtan gerçeklik… Orhan Kemal’ in küçük oğlu değerli insan Işık Öğütçü’ yü gördüğümde sormak istiyorum: “… annen bu benzerlikten etkilendi mi?” diye. Neden Arif Akaya Beethoven Hasan rolünde oynanmaya zorlanmış? Diğer oyuncular için de bu konu geçerli… Başarılıydı, kutluyorum.

Dokumacı- İbrahim Ali- Mefeo: Burteçin ZOGA

Çok başarılıydı kutluyorum. Balaban’ ın resim macerasının doğuşunu çok iyi anlattı Burteçin Zoga. “Akademi” çalışma sahnesini hiç unutmayacağım… Burteçin Zoga’ yı diğer oyunlarda da izliyorum ve her geçen gün onun oyunculuktaki emin adımlarla yükselişi beni çok mutlu ediyor.

Mahpus- Necati- Hans- Cabir- Görüşmeci: Uğurkan ATAKAN

Elinden geleni yaptığına inanıyorum. Başarılıydı, kutluyorum.

Mahpus- Aynacı Yusuf- Ertuğrul- Görüşmeci- Adam: Arslan KAÇAR Başarılıydı, kutluyorum. Hoca rolünde biraz daha güçlü bir oyunculuk bekledim. Türkülerdeki başarısı gerçekten övgüye değer.

Mahpus- Adem Baba- İlyas Kaptan- Borç İsteyen- Mektup getiren- Görüşmeci: Yavuz ŞEKER

Diyorum ki biraz Nazım’ ın rolünden alalım, biraz da Avni Yalçın’ ın rolünden; şarkıları ve müziği de Yavuz Şeker’ in emrine verelim., daha sıcak ve bol aksesuarlı bir dekor yapalım, oyunu; Yavuz Şeker “ Tek kişilik oyun” olarak oynasın.. Başarır mı? Buna ne şüphe!.. Bu “ Küçük Dev Adam” ı tüm oyunlarında dikkatle izliyorum… En zor oyunlarda bile Yavuz Şeker oynadığı rollerin üstesinden gelmesini biliyor… Yok mu repertuarınızda bir tek kişilik oyun? Şöyle Napolyon, ne bileyim klasiklerden bir ilginç öykü? Verin Yavuz Şeker’ e de zevkle izleyelim… Sevgili Yavuz Şeker; sakın hasta olayım deme! Bu altı ayrı rolün üstesinden çok kimse senin rahatlığınla kalkamaz… Teşekkürler Yavuz Şeker, kutluyorum…

Mahpus- Veli- Jilber- Peder- Salih- Görüşmeci: Mustafa ARSLAN

Dikkatli, her rolün hakkını veren, titiz ve özenli bir oyunculuktu Mustafa Arslan’ dan izlediğimiz. “Mahpus” rollerini üstlenen oyuncular içinde en etkileyici oyuncu Mustafa Arslan dersem; doğruyu söylemiş olurum… Sigara içme sahnesi, Arnavut tiplemesini unutamıyorum… Mustafa Arslan çok başarılıydı, kutluyorum…

Dokumacı- Mahpus- Görüşmeci- Tahir: Fahri KINÇIR

Başındaki başlığı, kalın gözlükleriyle diğer oyunculardan hemen ayırt ediliyor. Ancak, Fahri Kınçır oyunda üstlendiği karakteri tam olarak yansıtamıyor, neden? Oyununda; sanki bazı şeyler tam yerine oturmamış gibi…

İşçi Kerim: Hüseyin H. KARŞIN

1940’ lı yılların genç dokuma işçisi böyle mi olur? “Askerliğim” oyunundaki “asker” rolünü üstlenen oyuncular saçlarını sıfır numaraya yakın kestirirken; ne uğruna saçlarından fedakarlık ettiler?... Oyunun en can alıcı repliği; hani şu Nazım için “komünist” yakıştırması sahnesi… Nazım’ ın çileden çıktığı an; bu böyle mi oynanmalı?... Ne olur bana kırılma genç kardeşim… Dilersen; önce bu rolü kendin için oyna, biz seyirciler nasıl olsa seni izliyoruz ve alkışlarımızı; oturduğumuz yerden, sahneye gönderiyoruz…

Sonuç:

İlk kez bir oyun bana “ayna” oldu ve izledikten sonra; Anadolu İnsan’ ı olarak bu aynadaki yansımamla hesaplaştım. Ben, iki Türk büyüğünü; Mustafa Kemal ATATÜRK ve Nazım Hikmet RAN’ ı, aynı yükseltide görebildim ve nasıl birbirlerini tamamladıklarına şaşırdım… Politika, askerlik, devlet, Cumhuriyet, halk ve benzeri konularda rehber bildiğim Atatürk, sanatda da Nazım Hikmet. Gücümü ve gideceğim yolu, yaşantımın doğrultusunun belirlenmesinde bu iki insanın bendeki inanılmaz ağırlıklarına şaşırdım… Bunu yakalamış olmam; oyunun seyirciye aktarılmasında ne düşünüldüyse düşünülsün; benim için unutulmayacak ve inanılmaz güzellikte bir kazanç… Bu oyun; benim eleştirisi yazdığım 25. oyun. Şehir Tiyatroları’ nın ise; eleştirisini yazdığım 18. oyun. Mutluyum… Şehir Tiyatroları’ nın 80. yılında; bir seyirci olarak sizlere ulaştığımı düşündükçe; gelecek kuşaklar adına doğru bir iş yaptığıma inanıyorum. Neredeyse yazdıklarımın tümü 400- 500 sayfalık bir kitaba erişti… Gelecekte bu eleştirilerimi bastırabilirsem; “ Seyirci Psikolojisi” açısından ilginç bir yapıt ortaya çıkacak.

Sevgili Macit Koper! Oyunun adını çok sevdim…Ne güzel söylüyorsun; “ ASLOLAN HAYATTIR”. Üzülme Nazım’ ı Anadolu topraklarına getiremedik son uykusunda diye… Benim içimde bir Anadolu, senin içinde bir Anadolu ve içimizde bir ulu çınar; o çınarın altında bir Nazım yatar!... Haydi son kez yeniden söyleyelim; insan olan için:

ASLOLAN HAYATTIR…


Oyunun yıldızlı değerlendirmesi ( * * * * * ) Çok başarılı (J) Joker

ASLOLAN HAYATTIR
Nazım Hikmet/Macit KOPER

Oyunun Tümü……………………….............: * * * *

Yöneten……………………….Macit KOPER: * * * *
Sahne-Giysi-Tasarım………...Özhan ÖZDİL: * * *

OYNAYANLAR:

Şair…………………………..Mustafa ALABORA : * * * *
Dokumacı-Piraye-diğer………….Berrin KOPER : * * *
Dokumacı Mustafa-diğer………….,Avni YALÇIN : * * * * *
Mahmut Usta… ………….Cengiz KESKİNKILIÇ : * * * *
Dokumacı-Raşit…………..Kemali Arif AKKAYA : * * * *
Dokumacı-İ.Ali…………………...Burteçin ZOGA : * * * * J
Mahpuz- Necati……………….Uğurtan ATAKAN : * * * J
Mahpus- Aynacı Yusuf………….Arslan KACAR : * * * J
Mahpus- Adem Baba…………... Yavuz ŞEKER : * * * * J
Mahpus- Veli……………….…Mustafa ARSLAN : * * * * J
Dokumacı- Mahpus…………… … Fahri KINCIR : * * * J
İşçi Kerim…………………..Hüseyin H. KARŞIN : * *

 
Tevfik YALÇIN

 

(ASLOLAN HAYATTIR oyununu; 23 Kasım 1994 Çarşamba günü saat 20.30’ da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ nde seyrettim.)



Henüz yorum yapan olmamış.

Yazdır Tavsiye Et
  Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
 
 
 
ÜYE & YAZAR GİRİŞİ
Üye Girişi
Yazar Girişi
 
ÜYELERİMİZDEN
 
 
DUYURULAR
İBB Şehir Tiyatroları’na TOBAV Tiyatro Çırakları Başarı Ödülleri’nde 5 Ödül
Soner Çakmak: Alacakaranlık Notları Resim Sergisi, 18 Mayıs - 1 Haziran düş yolcusu sanat durağı Sanat Galerisi
KARMA SERG VARDİYA: Fuat Acaroğlu Özlem Acaroğlu Yiğit Altıparmakoğulları Levent Aygül Can Aytekin Ayfer Karabıyık
EKİP TİYATROSU MAYIS OYUNLAR
Düş Yolcusu Sanat Durağı, Öznur Eren Resim Sergisi: 5 Mayıs - 17 Mayıs 2012
Bilgi Eğitim / Seminer / Felsefenin Sanata Bakışı / 5 Mayıs 16 Haziran
Bilgi Eğitim / Seminer / Felsefenin Sanata Bakışı / 5 Mayıs 16 Haziran
 
 
ANKET
 
yükleniyor...
anket sonucunu göster>>
 
E-Veri Bilişim Hizmetleri