|
> Özgeçmiş > Hayatı
|
MUSTAFA RÜÇHAN
Arkadaşım Mustafa Rüçhan Yıl 1965, Bandırma. Okulumuz, Kore Savaşının ölümsüz kahramanlarından adını alan; Şehit Mehmet Gönenç lisesi. Ben ve Mustafa sınıfın iyi resim yapan iki öğrencisiyiz. Öğretmenimiz; Ferahat Baydar. Mustafa ile sınıfın en önünde, hemen öğretmen kürsüsünün karşısında oturuyoruz. Ben sınıf başkanıyım ve tüm arkadaşlarımız üçer kişi otururken biz iki kişiyiz. Bir üçüncü kişiye tahammülümüz yok. Mustafa’yı; Gönenli olarak tanıyoruz. Okul çıkışlarında nereye gidiyor ve nerede kalıyor bilmiyorum. Beni çok seviyor, biliyorum ama okul dışı yaşamından hiç konu açmıyor… Ben de sormuyorum. Resim derslerinde ben onun yanından ayrılıyor, en iyi kağıdı, en iyi boyası ve resim kalemi olan genellikle kız arkadaşlarımın yanına gidiyor, konu ne ise (Genelde kürsüde bir saksı) bu harika malzemelerden ödünç alarak çalışmaya devam ediyorum. Mustafa yine aynı yerde, önünde kağıdı ne yaptığını görmüyorum ve o da pek göstermiyor. Sonradan fark ettim ki resim öğretmenimiz ona daha farklı davranıyor. Ne yaptığı şeyi soruyor ne de ödev konusunda bir zorlaması oluyor… Önceleri bir anlam veremediğim bu konuyu; Mustafa’nın göstermek için getirdiği bir yağlı boya röprodüksiyonu görünce hak veriyorum… Mustafa bizlerden çok ileride ve onu en iyi öğretmenimiz anlıyor. Zaten verilen her konuyu çalışmazdık. Örneğin yirmi yaşında kazık kadar adamların, Milli Eğitim Bakanlığının ders programında olan “pazaryeri” resmini yapmazdık. Yıllar sonra bunun bir aptallık ve boşa geçmiş zaman olduğunu resim yaparken; renk konusunda karşılaştığım zorlukları aşamayınca anladım. O yıl, Mustafa bir üst sınıfa geçti. Ben bir yıl daha aynı sınıfta okumak zorunda kaldım. Mustafa ile arkadaşlığımız devam etti. Daha sonra Mustafa liseyi bitirdi ve İstanbul’a, Güzel Sanatlar Akademisi’ne başladı. Bir yarıyıl dinlencesinde, Gönen’e geçmeden bana uğradı. O günlerde 70X100 cm. boyutlarındaki resim kağıdına suluboya olarak yaptığım ”Sandalcı” kompozisyonunu gösterdim. Mustafa’nın Akademide ilk yılıydı ve yaptığım çalışma karşısında; “Tevfik, ben Akademide okuyorum… Daha böyle resim yapamıyorum…” dedi. Çok mutlu olmuştum. Genelde çalışmalarımı eleştirmezdi… Bir daha Mustafa’yı hiç görmedim. Uzun yıllar görüşemedik. Demiryolcu olan babamın tayini önce Nazilli’ye, oradan da emekli olunca İzmir’e gittik. Aradım, her Bandırma’dan geçişimde tam bir adres alamıyordum. Kimi babasıyla birlikte şekercilik yapıyor diyordu, kimi; bir ara gördük!? Bir kez; Gönen’den ayrılmış dediler. Yaşam bizleri farklı yönlere savurdu… Buluşamadık, görüşemedik… Ben, Ege Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni, bitirdim, Mustafa, Güzel Sanatlar Akademisi’ni, ben evlendim, Mustafa da evlenmiş, benim iki kızım oldu, Mustafa’nın da iki kızı, büyük kızım sanat eğitimine başladı, Mustafa da kızını sanat eğitimine başlatmış, ben kendimi banka-sendikacısı olarak; 1974 yılında İstanbul’da buldum, O Ayvalık’ta… Geliş o geliş İstanbul’a… Çocuklarıma sürekli Mustafa’yı anlattım… Bir gün büyük kızım Mustafa Rüçhan’ın, büyük kızının; arkadaşları Can’ın, resim sanatçısı olan ağabeyi ile evli olduğunu söyledi… Mustafa’nın izini bulmuştum. Araştırdık… İstanbul’daymış. Nerede oturduğunu ve telefonunu kimse bilmiyor…
Ben de resim yapıyorum ama öyle satmak için değil… Yapıyorum, okuyorum ve tüm sergileri geziyorum… İki de genç sanatçı dostum var.: Faruk Kaşıkçı ve Ercan Akçetin. Yaşamlarını resim sanatından kazanıyorlar. İkisi de akademili ve sınıf arkadaşı, ikisi de geleceği aydınlık sanatçılar… Onlardan çok şey öğreniyorum. Onlara da soruyorum, tanımıyorlar Mustafa’yı ve araştırıyorlar benim için; bir sonuç yok!.. Müjdeyi büyük kızım Kamucan verdi: “al! Mustafa Rüçhan’ın telefonu…” dedi. Şaşırıyorum ve çok seviniyorum. Hemen telefona sarılıyorum. Telefon çalıyor…”Karşıdaki ses “Alo” diyor. Ben hemen “Mustafa Rüçhan?” diye soruyorum… “Buyrun! Benim.” Mustafa! Ben Tevfik Yalçın…” Karşılıklı sevinç çığlıkları… Otuz üç yıl sonra, canım arkadaşımın sesini duyuyorum… Ne büyük mutluluk! Bana atölyesinin adresini veriyor. “Buluşalım.” diyor. Gelmeden önce telefon edeceğimi söylüyorum, o günü sabırsızlıkla bekliyorum… Beyoğlu’ndayım. O yıllar Beyoğlu’nun bazı yerleri çok bakımsız ve terkedilmiş havasındaydı. Dört beş katlı binaların ilk katları “eh işte!” biraz onarım görmüş, ikinci katlardan başlayan kırık pencere camlı ürkütücü binalar. Mustafa’nın atölyesi böyle bir binanın beşinci katında. Katları bir bir tırmandıkça bu merdivenler çökmesin diye dua ediyorum… Son katta geldim. Kapıyı Mustafa açtı. Özlemle sarıldık. Mustafa aynı Mustafa değil. Zaman, ona çok acımasız davranmış. Atölye ikiye bölünmüş. Sokağa bakan tarafta başka bir sanatçının atölyesi. Arka taraf Mustafa’nın. Tavan çok yüksek. Her taraf tablo dolu. Bazıları çok yükseklere asılmış, çoğu da yan yana dizilmiş. Çerçeveli olan var, çerçevesiz olan var… İlk bakışta Ayvalık’tan getirdikleri ve yeni yaptıkları her yönden ayrılıyor… Çoğu deniz, ölü doğa, balıklar, kuşlar, köpekler; konuları hemen yanı başımızda duran şeylerden seçilmiş, insana bitmemiş duygusu veren çalışmalar… Oldukça büyük olan bu atölyenin ortasına da sonradan yapılmış, kapısı kapalı olsa; banyo sanacağınız bir derme çatma oda. Yatak odası. Yatak derli toplu… Pencerenin yanında bir arkadaşı, rakı içiyor... Daha öğlen olmamış, neredeyse sabah sayılacak bir zaman. Masada meze diye bir şey yok. Zaten pencereden giren ışık; rakının beyazını öyle yansıtıyor ki gözünüz başka şey görmüyor… Tanıştırdı. Bana da bir bardak getirdi, içmeye başladık, Mustafa’nın hatırına… Mustafa içmiyor… Atölyenin açık penceresine konan onlarca güvercine ekmek parçacıklarını eliyle doğruyor. Bunu otomatiğe bağlanmış gibi yineliyor… bir şeyler anlatıyor… Polisiye film gibi; bir kadının kalacak yeri yokmuş onu misafir etmiş, sonra bir adam var. Yeni tanıştığı, onu da eve buyur etmiş… Adam gece kadına saldırmaya kalkmış… Mustafa, kadını korumuş kahramanca… Ne kadar gerçek, ne kadar değil anlamıyorum?! “Bir oturttum adama! Yere yıkıldı..” diyor. Suratına iyice bakıyorum: O kavgadan kalmış, mor bir göz. Benim gözüm ise tablolarda… Şövalesinde bir portre var. “Bak bunu yeni yaptım. Can Yücel” diyor. Bir röportajdan hatırladığım; Can Yücel dizelerini ona söylüyorum; “Konser oldum, bitmeyen senfoniyi bitirdim.” Can Yücel, o günlerde amansız kanser hastalığı ile boğuşuyor. Şövalenin yanında duran boyaların bulunduğu masadan bir füzen alıp, dizeleri bana yineleterek tabloya yazıyor… Yıllar sonra ilk kez gördüğüm Mustafa Rüçhan, mutlu görünüyor… İki de bir elinle havada bir daire çizerek: “Bak, Tevfik; şu alanda en az kırk-elli tane birinci sınıf ressam var…” Diyor. Onlardan birisi de Mustafa. “İyi diyorum; doldururuz çuvala paraları… Çalarız seninle kapılarını, her sanatçıdan bir tablo, al işte sana bir dönem koleksiyonu… Amma güzel olur ha!...” Gülmeye başlıyor… Mustafa, İstanbul’a gelmekten memnun, Beyoğlu’nda olmaktan mutlu, sanatın ve sanatçının harmanlandığı İstanbul; onun yıllarca gelmek, yaşamak istediği yer. Gördüğüm kadarıyla; koşullar hiç umurunda değil…
Mustafa Rüçhan İstanbul Sergileri Bir öğleden sonra, Mustafa’nın yine aynı Beyoğlu’ndaki atölyesindeyim. Bu kez yalnızız. Koşullar yine aynı. “Gel, aşağıda bir kafe var. Benden sergi açmamı istiyorlar, birlikte gidelim…” gidiyoruz. Bir Amerikalı zengin kadın, dört katlı bir yıkıntı binayı almış, onartmış, bir katı Kafe, bir katı büro, bir katı da kütüphane, sanırım son katıda ev. Kadın, Amerika’dan kalkmış, gelmiş: Türk sanatına hizmeti görev bilmiş!?.. Halkla ilişkiler müdürü bir genç. Bize ikramda bulunuyor, çay içiyoruz. Mustafa sürekli resimlerinden bahsediyor, genç; “…davetiyeleri biz basarız, bira ve şarap, çerez ikram ederiz… Davetiye dağıtımını siz yaparsınız, biz karışmayız..” diyor. Mustafa’da atölyesinin çok yakın olduğunu, çalışmalarını görmesini ve hemen sergilenecek tabloları seçmelerini öneriyor. Genç, atölyeye gitmemek için direniyor… Mustafa dediğini yapıyor ve yaka paça onu atölyesine götürüyor… Ben çay içmeye devam ediyorum… Sergi açıldı. Mustafa, beni açılışa çağırmadı. Daha sonra da galerilerde açtığı sergilerinin açılışına beni çağırmadı. Ön hazırlık döneminde birlikte olduk, ya da açıldıktan sonra birlikte olduk. Çok önemli iki sergisinde onun fotoğraflarını çektim. Bir sergisinde çektiğim fotoğrafların filmini ona verdim. Çoğu kez filmleri bastırıp ona verirdim… Kadıköy’deki bir sanat galerisinde açtığı sergide tablolarıyla fotoğraflarını çekerken; çok mutluydu… Güvercinleri çok çalışmıştı. Genelde iki güvercin; sırtları bir birbirine dönmüş. Galeride sırt sırta duran iki güvercin tablosunun önünde; “ bunu Manisa akıl hastanesinde yaptım dedi. “Eee doktor görünce ne dedi?” “Mustafa bey siz artık iyileştiniz sayılır… Sizi artık taburcu etmenin zamanı geldi…” dedi, gülmeye başladı. Mustafa’ya takıldım: “Mustafa bu tablo senin sağlık raporun, gözünü seveyim bunu satma!” Galeriyi, birlikte kahkahalarla çınlattık. Resim Sanatçısı Ercan Akçetin, bir sanat galerisinin ortaklarındandı. Ona uğrar, galerideki önemli tabloları görür, beni aydınlatmasını isterdim. Çoğu kez de yeni resim sanatçılarıyla tanıştırırdı beni. Bir gün; Ercan, galeride yalnız, içeri koltuğunun altında beş altı tabloyla Mustafa Rüçhan girer. Sorgusuz sualsiz tablolarını galeride yan yana dizer. Ercan, izler. “Ben, Mustafa Rüçhan” der. Galeride sergilenen resimlere bakar ve sanatçı Muzaffer Akyol’un bir tablosunu göstererek “ bu kaça?” der. Ercan fiyatını söyler. Mustafa kendi tablosunu göstererek: “bu da; o kadar!” der. “Bu kaça? Bu da; o kadar…” tüm tablolarını fiyatlandırır. Ercan, şaşırır… Bir gün Muzaffer Akyol, galeriye uğrar. Ercan, “Muzaffer abi, sana bir şey analatacağım ama bana kızmayacaksın!..” der. “Kızacaksan hiç anlatmayayım!...” Muzaffer Akyol, “Neymiş o? Kim beni kızdırabilir ki, anlat anlat! Der. “ Ercan, Galeriye bir adam geldi: “Eeee?” der Muzaffer Akyol, “Tablolarını sıraladı, senin resimleri göstererek; bu kaça, bu; o kadar… diyerek tüm tablolarını fiyatlandırdı… Sen kaça satıyorsan, o da; o kadara satacak! ” Muzaffer Akyol, kim bu be?” der. Ercan’da; pat diye “adı Mustafa Rüçhan” deyince; Muzaffer Akyol, küplere biner… Ercan, “ben sana söyledim! Kızacaksan anlatmayayım diye.” Mustafa Rüçhan 2000 yılında bu galeride sergi açtı. Sergi katoloğuna; Muzaffer Akyol, çok güzel, gerçekleri anlatan, sevgi dolu bir yazı yazdı. Tüm yönleriyle Mustafa’yı anlatan. Mustafa’nın nasıl bir değer olduğunu anlatan. Muzaffer Akyol, “BİR YALNIZ ADAM” başlığını taşıyan yazışında: “Mustafa RÜÇHAN’ı 1969 yılında Akademi’de tanıdım. Ne güzel yıllardı. Dopdolu, sanata tutsak gençlerin bir araya geldiği yıllar. Burhan, Komet, Yusuf Katipoğlu, Alaattin, Mustafa Ata, Mustafa Sener, İbrahim Örs ve daha niceleri. ………….. Doğuştan hamuru sanatla yoğurulu, yüreği açık, gözü hep estetik gören bu garip yolcu, renkleri ekmeğine sürüp yiyecek kadar da delidir. İçinde hep zeka olan delilik. Sanat eserinin karşısında secde eden ve gözyaşı döken bir sanat delisidir Mustafa RÜÇHAN.” Yazısının sonunda: “Ayvalık kuşu Mustafa, terk’i diyar eyleyip Asmalımescit’e yerleşti. Her türlü mahlukatı seven bu resim delisini en çokta hayat kadınları, sarhoşlar ve garip insanlar sever. Onların da gözbebeği gibidir. Sahip çıkarsak hepimizin gözbebeği olur.” (*) Burhan Uygur’un, çok yakın arkadaşı olduğu söylenirdi. Bir gün ona kaç tane Burhan Uygur tablosu olduğunu sordum. “Beş tane.” Dedi. Neredeler? “Ayvalıkta, karımda kaldı…” Dostları anlatırlar; Burhan Uygur’un hep yanında taşıdığı bir resim defteri varmış… Bazen o defterden bir sayfa koparıp sevdiğine verirmiş. Mustafa’nın da omzunda çantası ve elinden düşürmediği bir defteri vardı. Kadıköy’e, bana gelirken gemide bir genç kızın desenini yapmış… Hayran olmuştum. İsteyemedim… Daha sonra ondan resim istedim. “Çocuklara vereceğim, yapacağım…” diyordu… Olmadı! İstanbul’a gelmişti ya; yaşam sanki onun için yeniden başlamıştı… Yazları Ayvalık’a gider, göçmen kuşlar gibi sonbaharda İstanbul’a dönerdi. İstanbul bu… Umutların büyük, gerçeğin acı olduğu kent azmanı… Herkes İstanbul’a aşıktır da; O, kime aşık; bilen yok!.. “Mustafa, bu Orhan Peker, olayı neyin nesi? Nasıl girdin bu işe?.. diye bir gün sordum. “Ben istemedim!” dedi. “Mahkeme görevlendirdi…” Hakim yapmazsan, içeri atarım!” dedi. “Eve girdiğimizde, her yer resim doluydu, yerler de bile çalışmalar serilmişti. Adamlar ayaklarıyla basıyorlardı. Adamlara bağırdım. Bunlar sanat eseri!... Hepsini topladım. Düzenledim…” “İyi yapmışsın eline sağlık!” Bende bir tane Orhan Peker’in tıpkı basım İspanya Defteri vardı. Onu genç bir sanat öğrencisine armağan ettim. Çalıştığım bankanın kültür sanat ürünü olarak bastırılmıştı. Bu eser, Mustafa’da yoktu. Alayım, hediye edeyim dedim, çok pahalıydı, alamadım. Söyleyeyim de armağan etsinler diye düşündüm!?. Mustafa geçmişe öylesine sırtını dönmüştü ki, artık güvercinleri bile sırt sırta resmediyordu… Bu konuyu ona hiç açmadım. “Fikret Mualla, olayı neyin nesi?” Bu konuda oldukça heyecanlanıyordu anlatırken. Tozlu arşivleri araştırmış ve Fikret Mualla’nın öğretmen sicil kayıtlarını bulmuş Ayvalıkta. “Peki ne oldu?” “ Hiç ne olacak? Neyi bulduğumu anlamadılar bile? Müdür hiç ilgilenmedi… Ek ders olarak bana trafik dersini verdi… Tevfik, ben düz yolda zor yürüyorum, evi zor buluyorum… Çocuklara Trafik öğretmemi istediler!?.” Bunları gülerek anlatıyordu. “Sen ne yaptın?” “Ne yapacağım: Trafik dersi yaptım!..” Mustafa kahkahayı basıyordu…
Arkadaşım Mustafa’yı ne zaman düşünsem; İstanbul’da yaşadığı evleri anımsarım. İkinci taşındığı ev: Hemen Tünel çıkışında, karşıdaki iş hanını boydan boya geçip, sola dönülünce; yine çok eski, az katlı bir evin bodrum katıydı. Kötü bir evdi. Allah’tan bir penceresi sokağı görüyor ve eve ışık giriyordu. Burası bir öncekine göre daha bir eve benziyordu… Bir galeri patronu da “… ev tuttum, kirasını ödüyorum!” diye övünüyordu?! En son yaşadığı ev bir felaketti. Yine aynı sırada, birkaç ev uzakta; bir bodrumdu. Penceresi bile yoktu. Ne ışık alıyordu ne de hava… Yaşayabilmek için sokak kapısının sürekli açık kalması gerekiyordu… Bu sergisinde onu çok üzen bir olay yaşadı. Bir gece telefonum çaldı. Mustafa Rüçhan arıyor dediler. Mustafa, panik içinde sürekli konuşuyordu… Sakinleştirdim. Bir tablosunun Yunanlı bir resim sanatçısının tablosu olduğunu ileri sürüyorlarmış. Bu kibarcası. Aşırdığını, kopya olduğunu… Bu, bir sanatçıya yapılacak en ağır suçlamaydı… “Öyle mi, Yunanlıdan kopya mı?” diye sordum.” Israrla kopya olmadığını söylüyordu. “…senden ne istiyorlar?” “İspat et, bu tablonun senin olduğunu…” diyorlar. Tablo; bir Ayvalık evinin giriş kapısı, kapıda onun İstanbul’da çaldırdığı köpeği Paşa oturmuş, yanda ön sepetinde çiçekler olan bisiklet, sağ üstte pencereden uzanmış çiçekler arasında bir kadın başı. Mustafa çok üzgündü ve biraz da kırılmıştı. Ne yapılabileceğini birlikte düşündük. “…Mustafa, bu ev Ayvalık’ta diyorsan; git evin önünde dur; resmini çek getir, ya da ne bileyim sana bu evin fotoğrafını göndersinler… Sergiyi düzenleyenler ne diyorlar?” Bu suçlamayı ortaya atanlar; koleksiyoncularmış ve “…ispat et senin olduğunu” deyip işin içinden sıyrılıyorlarmış. Çok uzun konuştuk. Sonuçta” Bırak Mustafa, öyle olduğunu ileri sürenler kanıtlasınlar, sen keyfine bak. Ayvalık’ı da unut. Aynı kültürün evleri, Midilli adasına gitsen ve resim yapsan, midilli’den bir ev desen, herkes bu Ayvalık evi diye sinirini bozacak. Boş ver… Aldırma sen, keyfine bak, çalışmaya devam et!” Mustafa rahatlamıştı. Aynı sergideki başka bir eserinin de onun olmadığını ileri sürmüşler. Evet ama o bir öykünmeydi. Bu her sanatçının yaptığı şey. Özellikle şiirde çok karşılaşılan bir durum. Sonra ne oldu bilmiyorum. Artık, Mustafa; birilerini rahatsız etmeye, pastadan pay almaya ve kendini hissettirmeye başlamıştı. Bunlar, bu işte çok olağandı. Olağan olmayan; Mustafa bu kavgalara hazır değildi… “Şeytanın adamları”nın canını acıtmaya başlamıştı. (**) Son zamanlarda Musatafa’ya gidemesem de telefonla aradım. Çoğu kez “iyiyim, çalışıyorum…” diyordu. Yaz aylarında Ayvalık’ta olduğunu biliyordum. Bunu bilmek biraz olsun içimi rahatlatıyordu. Son kez aradığımda; Beyoğlu’ndaydım. “Mustafa, gel bir şeyler içelim!” dedim, çalıştığını ileri sürdü. “Ben geleyim!” dedim. “müsait değilim…” dedi. Aylar sonra Mustafa Rüçhan’ın öldüğünü öğrendim. Bilgi almak için çalıştığı galeriyi aradım. Öldüğünü doğruladılar. Sekreter bayan yeterince bilgi veremiyordu… Bir yetkili istedim. Telefonda arka plandan “…söyle, söyle! Ölüm ilanı verdik!” diyordu galeri patronu. Bu kadar.
Yaşarken tanıdığım, okul arkadaşım Mustafa Rüçhan’ın, sanatının değerlendirmesini ben yapmayacağım. Bu iş sanat tarihçilerinin işi. Doğrusu da bu. Ancak şunu söyleyebilirim: Mustafa, yaşamı boyunca resim sanatı konusunda kendini hazırlamış, bu konuda yüksek öğrenim yapmış, Türk Resim Sanatı’nın önemli bir ressam kuşağında yer almış, resim sanatında yapıtlar vermekle kalmamış; bu konuda yarışmış, araştırmalar yapmış, binlerce öğrenci yetiştirmiş; bu işi aile içinde de sürdürmüş, geride sanatçı çocuklar bırakmış; yetkin, donanımlı güzel bir insan. Yaptıklarıyla gurur duyuyorum, yaşamı önünde saygıyla eğiliyorum. Bitti. Hayır! Bitmedi… Bu hiç bitmeyecek. Sanatı, yaşamın önüne koymadığımız sürece; bitmeyecek!… Daha çok Mustafalar düşecek yollara; kimi erken, kimi geç kalmış, Bizans’tan kalma bodrumlarda yaratma adına yaşamını sonlandıracak. Ne zamana kadar? Sanatı, sanatçıyı, yaşamı paylaşmasını öğrendiğimiz ana kadar, bu kuşakları yetiştirdiğimiz güne kadar… Bırakalım son sözü Mustafa Rüçhan söylesin. Bu kez ressam gibi değil, şair gibi:(***)
TEYFİKÇİĞİM
ALA DOLANDIM
TURUNCU DA ISINDIM
Mustafa Rüçhan
Sevgi ve Saygılarımla
(*) BİR YALNIZ ADAM, Muzaffere AKYOL, “GÖNÜL GÖZÜYLE, 2000, MUSTAFA RÜÇHAN RESİM SERGİSİ, Sayfa 5, ANTİK SANAT GALERİSİ (**) Resim Yarışması, adlı şiirim. Tevfik YALÇIN (***) Mustafa Rüçhan, Resim Sergisi, 02 Nisan-02 Mayıs 2002, Terakki Vakfı Sanat Galerisi Katoloğunun iç kapağında; Tevfik Yalçın’a yazdığı dizeler. |
Yorum Yaz
|
|||||||||

































Murat RUŞHAN
12.3.2011 00:33:07
Tevfik Bey öncelikle amcamı böyle hoş bir dille yad ettiğiniz için size teşekkür ediyorum.beni gerçekten çok duygulandırdınız.İşte bir sanatçının acı ve tatlı ızdıraplarla dolu hayatı.ne yazıkkı amcam geçmiş yıllarda alkolün tesirinde çok geriledi sanat hayatında başarılıydı ama gündelik hayatını ailesini çok etkiliyordu.HAYAT İŞTE demekten başka bir şey gelmıyor insanın aklına.AMCAM MUSTAFA RÜÇHANIN RUHU ŞAD OLSUN...SAYGILAR