|


> Özgeçmiş
> Oben Güney Tiyatrosu
> Anılar - Şiirler






|
OBEN GÜNEY
OBEN GÜNEY TİYATROSU
Sahne, Yönetmen, Oyuncu, Yaratıcılık
Loş bir sahne. Karanlık salondan, nereden geldiği pek belli olmayan bir küçük ışıkla alacalaştırılmış sahneye bakıyorum… Kimseler yok. Boşluğun sıkı sıkıya sarıldığı sessizliği dinliyorum… Dünyanın herhangi bir yerinde unutulmuş gibi duran bir ALAN. Sanki gizli bir köşesinden orayı gözetliyormuşum gibi bir duygu var içimde… Oysa bir oyun yönetmeni olarak biraz sonra bu ALANDA İNSANI VE KENDİMİ DENEMELERE sokacağım. Kişiliklerin kalıplanmış hamurunu yoğurup, hep birlikte yeni biçimler yaratacağız. Bu yaratı karşılıklı savaşımın sonuçlarıyla, tanıdık ama bildiğimizden çok başka bir İNSAN’a dönüşecek yavaş yavaş… İnsanın yeni doğası – doğanın yeni İNSAN’I olarak özümsenecek. Ve Oyuncu yeni bir İNSAN olarak doğacaktır.
OYUNCU… Her insanın “oynama” yeteneği vardır. Bunu kalıtımın özünde kendiliğinden sahiplenmiştir. Yaşayan İNSAN oynar. “öykünme” (Taklit) onun için vazgeçilmez bir yaşam uzantısıdır… Böyle doğayla savaşmış, böyle doyunmuş, dili ve yazıyı böyle geliştirmiştir… Karşımda gittikçe yoğunluk kazanan bu boş ALANA – yeni tanımlamalar getiren işte bu “yeniden kurma” içgüdüsüyle güçlenen YARATMA’nın kaçınılmazlığıdır… Bu aşamaya gelindiğinde, oyuncu, ikiye ayrılıverir… Taklit ile yetinenler; yaratmanın sancısına ulaşanlar… Taklit ne kadar kolaylıksa (çingene , üçkağıtçı, katil v.b.) yaratıcı olmak o kadar zordur. Birincisi kalıplar kullanır, ikincisi bir kez tekrarlanabilen yepyeni bir kişilik biçimler… Öykünme yoluyla ünlü olmuş, tarihe geçmiş oyuncular var. Halk onları anımsar, hatta benimser. Ama “oyuncu” olabilmenin o tarifsiz gücüne hiçbir zaman sahip olamaz.
Oyuncu, karakterinde yaban at taşıyan bir sonsuz insandır... Tanrıyla, gökyüzüyle, insanlıkla hemen ilişkiler kurabilir. Çünkü yaratıcı yönü onu hep büyük sorunların, olanaksızlıkların çözümleyicisi yapmıştır. İçindeki özgür nal seslerini hep duyar. Durmadan birlikte sonsuzluğun sınırsızlığıyla , İNSAN’ın sınırsız sonsuzluğu arasında yol alır. Oyuncu sahne dediğimiz bu ALAN’ın her milimetresinde kendi hükümranlığını kurar. Kendisinden başka da düşman yoktur.
GERÇEK oyuncu, GERÇEK yönetmenin bir maşası değildir. İkisi de bu dünyanın ortakları arasındadır. GERÇEK dekoratör, GERÇEK ışıkçı, sahneyi boş ve loş bıraksalar da bu ortaklığın bireyleridir. GERÇEK müzikçi hem boşluğun, hem ışığın hem de plastik bütünlük taşıyan İNSAN – OYUNCU ve EŞYALARIN bestecisidir… Yeter ki, tek kalem, tüy, loşluk yaşasın, soluk alsın… Oyuncunun soluk alması, yönetmenin nasıl soluk almasını söylemesi tiyatro OLAYI’nı kurtaramaz…
Eğer bu gerçeğe inanıyorsanız, eğer yeni bir soluk arıyorsanız, hedefiniz hiç değişmez. İlk oyunla son oyun arasında (deneyimler sonucu elde edilen bazı ipuçları dışında) hiçbir fark yoktur. En belirgin farklılık, deneyimlerin getirdiği zenginliktir…
Bu deneyimler içinde en zoru elbette, MONODRAM çalışmalarıdır. Biraz estetik biliyorsanız, simetri, a simetri üstüne bilginiz varsa, toplumbilim ve kişi psikolojisi üstüne kafa yormuşsanız, kalabalık oyunları değişik biçimde bölerek, doğru yönetmeniz hiç de zor değil… Ama MONODRAM bir ustalık gösterisidir. Tabii iyi oynanırsa… Yoksa bizim mahalledeki Fatma hanımı “taklit” ederek değil. MONODRAM yazmak ve oynamak sağlam bir dünya görüşüne sahip olmak demektir. Çağla, toplumla, dış dünyayla ikinci (ama görünmeyen) kişilerle mantığı zorlamayan ilişkiler kurmak gerek. Sonra kültür, sonra çağdaşlık, sonra çağı aşma gayreti. Zor iş… Çalışmak ön şart…
Yoksa meyde araçları, haberleşme teknolojisi çağdaş insanı yaratıcılıktan – hazıra konmaya doğru iter. Bana sorarsanız; bütün bu teknolojik gelişmeler, en az uyuşturucu kadar zararlı olabilecektir insanlığa. Yeni bir DİN adeta… Bu sefer Tanrı yerine insanın şeytanlığı var karşınızda…
Tiyatro’nun teknoloji ile bağlantısı, İNSAN’a hizmet etmek için devreye girmiştir. Çünkü TİYATRO yüzde yüz insan ürünüdür. Yalnız insanlar için yapılır. Bu nedenle tiyatro ne kadar saptırılırsa saptırılsın, GERÇEK oyuncuların kıskanç ve akılcı direnişleri karşısında yaşamını, gelişimini sürdürecektir. Buna inanıyorum. Çünkü tiyatro’da yapılacak çok şey vardır. Tiyatro, Antik çağını, Orta çağını Yeni çağını, Rönesansını, 1989 – 1911 ihtilallerini yaşadı… Ama henüz Bilgisayar, çağına ulaşamadı… Teknolojinin çok gerisinde. Hem İNSAN’ı değerlendirme, hem de yeniden, yeni değerlerle biçimleme konusunda çok gerisinde. Kimse, bizim içinde bulunduğumuz şu çağın İNSAN’ını tanıtamadı henüz. .. Bir Shakespeare hala içinde bulunduğumuz çağdaş, bir Handke hala yabancı… Değişik yorumlar bekleniyor. Ne var ki halk, bu yeni yorumlara olan talebini ciddi bir şekilde kamuoyuna yansıtamıyor. Sonuçta hala XX yüzyılı sürdürüyoruz. Hem de tam XXI y.y.la girerken.
Bu konuda gençlere çok iş düşüyor. “Genç” demek “Deneyimlere aç insan” demektir. Gelgelelim ülkemizde gençlik (%98) daha önce kotarılmışlarla idare etmeyi marifet sayıyor. Çizgi dışına çıkabilen iki – üç genç, destek bulamıyor. N’oluyor? Giderek eskimiş değerlere fit olunuyor. .. Çok yazık! Gezdiğim ve gördüğüm kadarıyla GENÇLİK yabancı ülkelerde YENİ’yi, GÜZEL’i arayan gençler topluluğudur. Karşılaştım… Bizim üniversite öğrencilerim kahve köşelerinde, onlarınki kütüphanelerde, elinde kitap parklarda, tramvaylarda… Bunun düzeleceği de yok. Okuma – yazma sevmeyen bir toplumuz… Dışa kapalıyız. Yabancıyız: Yalnızız…
Gene de ben ülkemde tiyatro yapmak istedim. Topluma yeni insan duyguları aşılayabilmek için. ÇAĞDAŞ İNSAN’ı irdelemek için… Bizim insanımızdan YENİ İNSANLAR biçimlemek için. Olmadı… Önce güya yakın dostlarım kazık (?) attılar, sonra da sevgiyle eğildiğim gençlik… Zorla güzellik olmazdı… (*)
Onlara şunu anlatmaya çalıştım: Okuyun… iki – üç ad ezberlemekle olmaz tiyatro. Tiyatro acayiplik de değildir. Sonra kitaplar dağıttım… “Ben” dedim… Ne yapalım sadece tiyatrocu olabildim. Çok zor rizikolu koşullar altında. Ya siz? Henüz doğru dürüst bir üniversite mezunu bile değilsiniz: Ona göre… Ukalalığın gereği yok. Hele “her şeyi ben bilirim” havasına sakın girmeyin…
Ne yazık ki tiyatroya başlayan o gençlerden yarısından çok fazlası, yaşamın gürültüsü içinde kaybolup gitti…
Bazen umutsuzlanıyorum… Bu dünyada hayır yok! “Çek git!” diyorum. Nereye?
Gene İNSAN’lı bir yere… Çünkü tiyatro ancak orada yapılır. Yanında kitaplar… İncelemeler… Defterler, daktilo, kalemler, karbon kağıtlar, tomar tomar kağıt. (**). Bir yerlere gider yukarıda anlattığım YARATICI ALAN’ı bulurdum… Orada da gene tiyatro yapardım.
Bu tiyatro bende tutku değil, varolma nedeni sanki… Hiçbir şey yapmasam, karanlık bir tiyatro salonuna sessizce girip, loş sahneyi uzunuzun seyretmek bana inanılmaz bir huzur veriyor… Bu anın uzayıp gitmesini itiyorum.. Biraz sonra oyuncular gelecek… Prova başlayacak…
Adı üstünde PROVA. YENİ BİR İNSAN deneyeceğiz. SAHNE bir LOŞ ALAN olarak büyüyecek, genişleyecek. İnsanın yaşadığı en sessiz mezralara kadar genişleyecek. Ben hem kendimi , hem oyuncuyu, hem de tiyatroyu TİYATRO yapan her şeyi bir anda duyumsayacağım… Sanki doğarmış gibi, yarattığımız dünyayı herkese göstermek için, içimde ürperti ve heyecan bağırıyorum..
- PERDE ! -
Oyuncu ile yönetmen çok çapraşık zikzaklarla ikiye bölünmüş bir farizmanın birbirlerini bütünlediği bir tek biçimdir. Oyuncu ile yönetmen (eğer büyük bir başarı sözkonusuysa) bu bütünleşmeyi arada hiçbir ek çizgi göstermeden yaratabilmişler demektir. Yönetmen kendi fantezi ve yaratıcılığın, doğal bir davranı - gösteri olarak; oyuncunun kendi yaratısıyla birleştirmek ister. Bu konuda o güne kadar hiç denenmemiş davranı ve sessizlikler de kullanabilir. Oyuncu bu verileri alır, algılar, kendi doğası ve düşüncesiyle zenginleştirip İNSAN’ı denemelere sokar. Sonunda en doğrusu, en güzeli, en etkilisi saptanır. Bu bir psişik evre olduğu kadar, güzelduyu (estetik) kaygısı taşıyan, insan doğasını genişleten bir arayış sürecidir… Bu süreç anadan doğma yeteneğin gücüyle olmaz yalnız, ayni zamanda düşünce tarihinin geniş yelpazesi içinde elde edilmiş kültür ve pekiştirilmiş dünya görüşünün de gücüyle donatılmıştır. Elbette günlük gazetelerden elde edilemez. Kültürler arası, toplumlararası bir araştırma ve incelemenin sonuçları da gereklidir. Bu yüzden “oyuncu” olmak zor bir uğraştır. Alan dediğimiz o boşluğa şaklabanlık yapmak için çıkmak bile bu sorumluluğu bize göz ardı ettiremez.
Oyuncu ve yönetmen (ışıkçı, müzikçi, dekoratör) yalnız kendi ülkelerinin vatandaşı değillerdir. Onlar DÜNYA VATANDAŞI, olmak zorundadırlar… Evrensel değerlerle donatılmaları görevlerinin en başında gelir. Ancak o zaman “ Hacı Mehmet”ten sonra Macbett oynayabilirler. Yoksa Hacı Mehmet ile …….. Arasında nasıl kişilik ayırımı yapabilir. İki ayrı inanç ve dünya görüşü (gelenek, görenek, uygarlık, kültür farklılıkları) nasıl ayırt edilebilecek?.. Gece ile gündüz ayni renkte oynanırsa, zaman öğesini nasıl kullanabiliriz?..
Gene üstünde duruyoruz: BÜTÜNLEŞMEK.
- Boş alan’la bütünleşip, o yerde bir kişilik ve anlam kazandırmak;
- İçi yavaş yavaş doldurulan sizin yaratınız olan kişiliğe kan vermek,
- Işığı giyinmek,
- Müziği beden ve atmosferle özümlemek.
- Dünya’yı kendisiyle yorumlamak,
- Sürekli araştırmak, okumak, incelemek,
- Ve tüm toplumlarla birlikte yaşamak.
Sanat, insanın İNSANCA tanrılaşmasıdır… Kendi yaratılarını sergilemek isteyen sanatçı, her ürününde kendi insanını tamamlar. Sonuçta yavaş yavaş kendi “vatandaşları”nı yaratır. Bir başka LEAR, bir başka İspanya (Picasso), bir başka naturmorte (Dali), bir başka Goriot Baba, bir başka Musa (Michellangelo), bir başka Sarmal (Wathson), bir başka ölüm (Einstein) bir başka zaman kavramı (Hawking) …… v.b ….
Ve dünya genişler, uzaya doğru uzanır. Ve bir gün bir adam çıkar “ Ben Tanrı’yı gördüm” der...
Ve elbette İNSAN – SANAT – TİYATRO tüm zamanların içinde kendine özgü değişim ve güzellikleriyle, yaratısıyla sürüp gider… Bana sorarsanız; sonsuzluk budur zaten.
SAHNE ve ZAMAN… Boş alana yayılacak her saniyenin bir canlının atardamarı gibi işlemesi gerekmektedir. Sahnede oyuncunun olmadığı her yer yaşamak zorunda… En ölü bölgeye bile seyirciye ulaşabilecek bir soluk sesi duyulabilmeli… Bu ister duvarda asılı duran bir resim olsun; isterse davranısız olayı dinleyen, dinlerken yaşayan oyuncu olsun fark etmez. Eşyaya ve aksesuara sinmiş olan ZAMAN’ın kullanılması bir sarraf özeniyle gerçekleştirir olmalıdır… Üstelik çağımızın alıştığı hız ve tempo göz önüne alınacak olursa; SAHNEDE ZAMAN KULLANIMI çok büyük önem kazanmaktadır. Artık davranıların ağırlığı bu tempoyu düşüreceğinden klasik tiyatro ölçülerine de yeni boyutlar getirme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Başarılı oyun, bu temponun aktarılışında ki cesur atılımlara, yeniliklere bağlı olacaktır biraz da…
Oidupus, kendi çağının sorunlarını yansıtırken M.Ö -4- 3. yüzyılın koşullarıyla sınırlamıştır. Sartre’nin Saygılı Yosma’sında ise bu geniş davranılar yoktur. Çünkü olayların varolup etki alanı kurması çok daha çabuk bir zaman akımı içinde gerçekleşebilmektedir. .. Bilgisayar düzeninde ise, dijital, uzaktan kumandalı TV’ler de İNSAN arasına sıkışıp kalmış SESSİZLİK çok daha kısa ve değişiktir. Bütün sorun, ZAMAN’ı, ÇAĞDAŞ yükümlülükleriyle irdeleyebilmek. Çağı saptırmadan çözümleyebilmek…
DOĞRU ZAMAN içinde kurulacak İNSAN – OLAY –YORUM ilişkisini O zaman içinde yaşayan, insanın, karıştığı olayı yorumlamak kolay olacaktır.
ZAMAN bir oyuncu için yaratının dengesini kurar. Yönetmen için çağdaşlığın ölçütüdür… Seyirci bunu yaşamın “gerçek akışı” olarak kabullenir. Nasıl saatin hiç değişmeyen tik takları varsa… Hatta metronom bu konuda çok daha iyi bir örnek…
Oyun yazarı da bu TEMPO’ya uygun bir yazım içindedir artık. Hanke’nin “sözlük ekonomisi, Kantor’un canlı resim olarak kullandığı olağandışı İNSAN – OYUCUSU, Swinarski’nin bütün klasiklerin ölçülerini darmadağın eden avant-garde mise-en-scekleri. V.b. Yukarıda sancısı çekilen değişimin yaratıcıları olmuşlardır.
ZAMAN’ın ölümsüzlüğünü ispatlamak, YAŞAM’ı denemelere sokmakla mümkündür. Denemek ise sanatın, dolayısıyla tiyatronun varlığını sürdürmesinde en kaçınılmaz olgudur… Denemelere sokulmayan bir sanat insana ait olamaz… Çünkü onun yaratıcılık taşıyan karakterine ters düşer.
ZAMAN bir büyü değildir. Gerçekliğin ta kendisidir. İyi bir sanatçı, zamanı duyar, yazar, özümler… Sonra da kendi ruhu ya da beyniymiş gibi kullanır.
ZAMAN’ın TANRISI İNSANDIR.
Yabanıl düşünceyi bir başka özgürlük için evcilleştirip kendimize maletmek, düşünen insanın en doğal başkalaşımıdır. Sözcükleri, satranç taşları gibi kullanmak, yeni anlamlar türetmek, düşünce kaynağında bitmez – tükenmez bir şekilde yararlanmak, aklın yeniden kuracağı bir başka dünyayı yapılaştırmak demektir. Bu “başka dünya” ozanın yönetmenin ressamın, romancının,oyuncunun müzikçinin durmadan değiştirip yaşadığı bu dünyaya ait ama, kişileri yalnızlıkları yaratıcına yakın ve “ilk” olma özelliği taşıyan bir dünyadır… Tiyatroda bu bir başka “İfigenie” dır, bir başka “Mefistoteles”tir. Ya da yeni bir “Sortaris”tir, bambaşka –henüz adı konmamış- bir kahramandır.
Yabanıl düşünce, insan yaşamını simgeleyen ZAMAN’ın ve varolma özgürlüğünün o sonsuz ovalarında doğar, büyür. Onunla dostluk kurabilmek, ondan yararlanmak İNSAN AKLI’nın işidir… Bu bir yöntem, inanç ve direnç sorunudur. Bilgi ve kültür beyni eğittikçe, yabanıl düşünceye olan yakınlığımız artar… Giderek yabanıl düşüncenin yelelerine tutunup, onun hızına ve bilinmeyen sonuçlarına alışmaya başlarız. Kendimize mal ederiz, değişiriz… İşte artık, besleyip büyütmek zorunda olduğumuz BEYİN ÇOCUKLARIMIZ vardır. Kendimize düşünsel bir soy kurmuşuzdur. Bizi ispatlayacak olan GERÇEK SOY AĞACI’nın ölümsüz fidanı dikilmiştir. Bu fidanın suyu ve toprağı yaratıcılığı deneme çalışmalarıdır. İsteseniz de istemeseniz de bu fidan sizi bilgiye ve yaratıcılığa zorlayacaktır. İçinizde doymak bilmeyen bir öğrenme açlığı ile beyninizde kıpırdayan düşünceler yumağının çiftleşmesi…
Tiyatroda yabanıl düşünce, kişilikler arasında yazılmamış – ancak sizin okuyabildiğiniz – çatışmadan doğar. Sözler aynidir. Ama değişik bir yorum o sözleri sanki daha önce hiç duyulmamış bir anlama – gösteriye dönüştürebilir. Önemli olan da budur. Bilinenlerden, bilinmeyene ulaşmak. YENİ BİR BİLİNEN’i ispatlamak. Yalnız bunu yaparken “acayipliklere” düşmemek. AKLI ve ESTETİĞİ doğru kullanarak inandırıcı olmak gerekmektedir. “Absurde” tiyatronun kökeninde aynı kaygı yatar. Bu nedenle yüzlerce kez denenen davranıların uyumu; akla bedene yatkınlığı hep önemli sorun olarak kalmıştır tiyatro dünyasında… Bu konuda ARRABAL gibi yazarlar çok iyi örnek oluştururlar…
“Yinelemek” gerilemektir. Yabanıl düşünce (hiç kullanılmamış, ya da düşünülmemiş yorum biçimi) kullanıldığı biçimiyle yaşar. Ama her doğan canlı gibi o da yaşlanır. Hatta – kanıksamanın da ötesinde – sıkar, bıktırır. Kendisinden “yenilikler” türetmek zorundadır. A+B=C gibi. Bu kromozom bölünmesi, büyüme sona erinceye kadar sürer. Sonra YENİ BİR YABANIL DÜŞÜNCE avı başlar… Yoksa “Tükenmiş İnsan” gerçeği hemen bizi de kendi tanımına katar. Çok iyi işe başlamış yeteneklerin kısa zaman sonra “ortadan yok olmaları” bu gerçeğe yenilmelerinden kaynaklanır.
Sıradan tiyatrocu olmakla evkaf’ta memurluk yapmak arasında bir farklılık varsa –bence- yukarıda aradığımız kaygı ve zorunluluklardan biçimlenmektedir. Oyunculuk sadece doğru konuşmak sanatı değildir. Konuşulan doğru’nun yaratıcı bir yoruma ulaştırılması, bu yorumun bedene ve ruha mal edilmesi ve bütün estetik duygularından gibi tüm vücuda oturması gerekmektedir. Yoksa neden tiyatro yapalım. Bir başka kişiliği taklit etmek için mi? Böylesi bir kopya İNSAN’a ne kazandırır?
Ne var ki, böyle bir sanat anlayışını devlet politikası haline getirmek –gelişmekte olan ülkeler için- bir lüks yatırım olarak görülmektedir. Gelişmiş ülkeler de ise, zaten devlet sanatı boşlar. Bir takım yatırımcıların ticari hesaplarında birer BORSA OYUNUDURLAR… Gelgelelim, insanın insanlığını, dostluğunu, güzelduyusunu, sevgisini, Tanrısını kurtaracak tek yol sanatıdır. Sanat, insanın politik ve sosyal yönüyle elde edemediği ÖZGÜRLÜK’üne o inanılmaz gücüyle ulaşır. Çünkü sanat dizgin ve mahmuz tanımayan, İNSAN’a aykırı her türlü davranıyı ve sözü yadsıyan Devletler üstü bir güçtür. Yeter ki değerini bilelim…
ESTETİK ÜSTÜNE ALIŞTIRMALAR
İnsan’ı “güzel”e bağımlı kılan o gizemli duygudan söz etmek Sanat’ın fizik ve ruh yapısını anlamanın en geçerli yoludur belki de…”Güzel”i bütünleyen İNSAN ve ÇEVRE’yi duyumsamak bence her sanatçının yaradılışında vardır. Toplumbilim ve Sanat öngörülen gerçekleri psikolojik kaynakların süzgecinden geçirerek yeniden biçimlendirir. Kısacası estetik bir değerlendirme kriteridir.
“Estetik” sözcüğü Eski Yunan’dan gelmedir. “Aestesis” (duyum) dan türetilmiştir. Aisthethios (duyulan, duyumsanan) olarak kullanılmıştır. (Fransızcası: Esthetique/ / Almancası: Asthetik / Ruscası: Eistietika) içeriğinde her zaman değerlendirme sorumluluğu ve sanatın geleceğini belirleyen yaratıcı gücü saklamıştır. Yalnız “duyum” yoktur yapısında; özümseme, betimleme yeteneği de vardır. Varolan her şeyin kendi doğal estetiğiyle düşüncenin, insan yaratısının biçimlediği estetik arasında bir DENGE ve UYUM sağlanması; sanatın da düşüncenin de zorunluluklarındandır.
Bunu gerçekleştirmek elbette buraya yazıldığı kadar kolay değildir. Önce, estetik’in kökeninde olan “duygu”yu eğitmek gerekmektedir.
Duygu neyle eğitilir?
Duyguyu eğiten etmenlerin başında bilimsel irdemeler gelir. Bu bilim diliyle yeni ve değişik değerler türetilir. Bu DEĞER’LER yaşamın kendine özgü öğeleri olan bilinçli – bilinç yaşanan düşüncelere sindirilir. İNSAN'a mal edilir.
Bu aşama İNSAN’I yeniden biçimleme evresidir. Ama bu yeterli değildir. İNSAN toplumsal bir varlık olduğu için, kendisini bir “birey” olarak kabul ettireceği toplumu da kendi kişiliğiyle etkilemek, hatta değiştirip yeniden biçimlemek isteyecektir. Ne var ki o zaman da “DOĞRU” yu da GÜZELLİĞE eklemek zorunluluğu duyacaktır. Böylece “Güzel” ve “Doğru” ayni amaçta birleşecektir. Giderek DENGE- UYUM-GÜZEL- DOĞRU kavramlarının iç içe olduğu YENİ BİR KAVRAM oluşacaktır. Asıl sorun da bundan sonra başlayacaktır. Çünkü sanatı – gerçek sanatı-ölümsüz kılan İNSAN, ruhuyla yaratısıyla , düşünceleriyle, vazgeçilmez başka inanç ve yaşam birimi estetik duygusuna el koyacaktır.
Ölçü!
Güzel’in ölçüsü, Doğru’nun ölçüsü, Denge’nin ölçüsü, Uyum’un ölçüsü
İnsan bedeni, eşyaların niteliği ancak eğitilmiş, duyumsama yeteneği geliştirilmiş bir beyinle ve de deneyimli bir kültürle saptanabilir. Bu da bize “estetik” denilen gerçekçi büyünün sadece bir dış görünüş, sadece bir fotoğraf olmadığını gösteriyor. Sanatın yaratılma içgüdüsüne ve evresine sıkı sıkıya bağlı bir YENİDEN VAREDİŞTİR. Bu nedenle denemiş, kullanılmış. Estetik değerlerin yinelenmesi sanatı yüceltmez. Tam tersine çirkinleştirir, basitleştir.
Hele tiyatroda estetiği dışlamak bir sanat cinayetidir. Hatta estetiği bilinçsiz, kültürsüz, yanlış kullanmak, tiyatro içinde İNSAN’ın kendisini var etmek istediği dün ya da “boğup, yok etmek” demektir. Buna hakkımız var mı? Acaba neden Türk Tiyatrosu’nda bir “estetik” gereksinme korkulacak kadar azınlığın işidir? Felsefeyi dışladığımız için mi?
Neden olmasın
Aestesis (duyum) felsefenin sorunu olmuştur daha çok. Sokrates ikili konuşmalarında bu sözcüğe oldukça sık rastlanır. Aristoteles belki bu kavramı aklın diğer ürünlerinden ayırarak “idealist” bir çözüme kaymıştır. Estetik’e “şairane” bir anlam yüklemiştir. Oysa biz, gerçekliğin de kendi anlayışı ve oluşumu içinde “şiiri” yakaladığını bizzat doğanın varoluş olgusuyla yaşattığını biliyoruz. Kırık, kuru kumlara düşmüş bir ağaç gövdesinin de estetiği vardır. “Poetika” sında tragedia kurallarından söz ederken pek çeşitli ve zengin olmayan deneyimlere dayanır. Bu da onu, bazı eksik ve kalıplaşmış düşüncelere tutsak eder.
Platinos ise maddi güzellikle, manevi güzelliğin birbirlerini bütünlediğini söyleyerek, sapılmış yanlışlıktan geri dönmüştür.
Estetiği pek umursamayan Descartes, estetiği aktöresel yapısına önem veren Diderot estetiğin asal yapısından oldukça uzak kalmışlardır. Nietzche ve Kant ise felsefenin karanlıkları içinde estetiği boğuverdiler.
Açıklamamızı daha fazla adlarla bulandırıp anlamsız kılmamak için kısaca şunu diyebilirz: Estetik bir takım “İZM”ler tarafından biçimsizleştirilmiştir.
Bugün ülkemde de “estetik kaygısı” ara sıra ortaya çıkar. Şiirde zaman zaman yakaladığımız “duyum”, örneğin sinema ve tiyatroda henüz yaygın kullanılma şansına ulaşamamıştır… Rastlantılar sonucu ortaya çıkan estetik kaygının” bilinçle ve özellikle kullanıldığını söyleyemeyiz. Bu nedenle güzelliğin felsefesi gerçek yörüngesine oturtulamamıştır. Yani resim ve yontu dışında “duyum”, sanatın dışında bırakılmıştır.
Neden bırakılmıştır?
Çünkü estetik değerler henüz gelişmekte olan toplumumuz için bir gereksinme değildir. Hatta çoğunluk için gereksiz ve geçersizdir. Eğer çirkinin sanata ait bir değer olduğuna inanıyorsak demek ki bizi güzelliğe ulaştıracak yolları kullanmanın amaçsızlığına da inanıyoruz. Bu ise sanat’ın yozlaşmasıdır. Dolayısı ile İNSAN’IN...
Şöyle kısaca anımsayacak olursak, şöyle diyebiliriz:
- Tiyatro, da estetik, yorumun ve anlatımın ışığı- gölgesidir, rengidir.
- Estetik sürekli devinir, değiştirir, değiştirir.
- Canlı bir varlıktır adeta… Yaşar, soluk alır.
- Kendisini yenileyecek yaratılarla beslenir..
- Geliştikçe güzelleşir, derinleştirir.
- Ne var ki, “estetik” i var etmek, tanrısal bir düşünceyi insana mal etmekle başlar.
- Bir sözü hareketlere bölmek,
- Hareketleri güzelliği biçimlemede kullanmak,
- İNSANIN’IN FELSEFE’Sİ ile GÜZELLİĞİN FELSEFESİ’Nİ bir “natura” olarak birbirlerine katmak. Ancak duyumlanın güçlü ve vazgeçilmez olması ile olanaklıdır.
Böyle bir tiyatronun yaratılması, biz çağdaş tiyatroculara düşen görevlerden birisidir..Doğal olarak yarında varolmayı, yaratmayı, sevmeyi istiyorsak eğer…
Güzellik İNSAN olmanın anlamıdır.
Oben GÜNEY
OYUNLARIN SAHNEDEKİ ETKİ ALANLARI: Bu sorun yönetmen için çözülmesi gereken en önemli sorunlardan birisidir. Her oyun büyüklü küçüklü kişilere bölünmüştür. Bu kişilikler daha ilk daha ilk sözcüklerle kendi çevrelerini biçimlemeye başlarlar. Her karekterin kendi gücü ve anlatımı ve davranışıyla sınırlanmış bir etki alanı vardır. Bu etki alanınını sözcüklere olduğu kadar küçük mimiklerle “gestus” larla, susuşla, fısıltıyla, bağırışla, bedenine verdiği değişik duruşlarla doldurmak zorundadır. Burada en önemli sorun söz-davranı uyumu ile, diğer etki alanlarıyla (oyuncularla) alan, birbirini tamamlayan yeni ve kişiliğe özgü davranılardır. Çünkü oyunun örgüsünü kuran kişiler arasındaki alışveriş BÜTÜN’ün kurucu öğeleri olmalıdır. Yüzeyden bakınca kolay bir sorun gibi görünüyor. Ama değil. Çünkü elimizde İNSAN denen bir tinsel ve plastik biçim , önceden belirlenmiş canlı bir yontu var. Aynı yönetmen gibi sonraki adam gibi… Tek farklılığı “oyunculuk” yeteneğini kullanma kararı olması ve bunu şöyle ya da böyle başarabilmesi: Siz bu yontuyu alacaksınız, yaşamakta olduğu dünyaya bir başka kişilikle tanıtmaya çalışacaksınız. Önce önünüze “kendi doğasını, kurmuş” ve onu yaşamak isteyen bir adam ya da kadın çıkacak karşınıza… “kendisi olacak” oynayacağı bir başka kişiliğe karşı direnecek. Bunu belki size açıkça söyleyemeyecek ama sürekli düşünecek. Bir de buna kendi doğrularını, inanışlarını ekleyecek. Bütün bu güçleri arkasına alarak sizinle ve siz o oldukça kararlı bir savaşım verecek. Ayni güç kullanımı sizin içinde söz konusu… Öyleyse? İki tarafta seçimlerindeki doğruları bulmalı… Oyuncu oyuncu olarak bir yönetmenlik, yönetmen bir oyuncu ve yorumcu olarak bir oyunculuk yapma zorunluluğu duymalıdır. TARTIŞMA ve inceleme bu düzeyde başlatılırsa DOĞRULARA ulaşmak yalnız bir kültür ve dünya görüşlerinin YENİ BİR YORUMA ulaşmasıyla karara bağlanır. ETKİ ALANLARI’nın oyunun bütününde YAP-BOZ yöntemiyle birleştirilmesi eğer bu doğru kişiliklerin üstüne oturtulabilirse, başarı için büyük bir yol kat edilmiş demektir.
Ben yönetmenin, sahnede beliren davranılardan devinerek iç dünyaya doğru o doyumsuz serüvene çıkanını severim… Bu yönetmenlerden bir kere malzeme (ruh-beden) ustası olanını, bu malzemeleri çağdaş yaşam parçacıklarıyla (psişik-sosyal) birbirlerine bağlama yeteneğine sahip bulunanını severim. Oyuncunun da ayni sorumlulukları taşıdığına inanırım… Tiyatronun da bütün bilimlerle, teknolojik gelişmelerle iç içe olduğunu söyleyebilirim. Tiyatronun “eğlendirici” olmasının kökeni , “İNSAN’ın” çözümlendikçe çoğalan bir bulmaca olmasına bağlıdır. İNSAN denen bulmacayı SAHNE’de kıyısından köşesinden çözümleyip, hiç olmazsa yaşamın o parçasında bir bütün olarak yakalamak hiç de kolay bir uğraş değildir.
Gençlere hasbel kader uyarım şu: Nasıl bir okyanusa daldıklarını bilerek sahneye adım atsınlar. Boğulmak, bir çöp gibi yaşamı boyunca batmamanın başarı olduğunu sanmak işten bile değil…
İstanbul, 8.12.1992
Oben GÜNEY
(*) 1978 yılında Polonya’dan Türkiye’ye dönen Oben Güney, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’na rejisör – oyuncu-Yönetim Kurulu üyesi olarak göreve başlar. 1980 12 Eylül Harekatı sonucunda özgeçmişinde açıkladığı gibi yedi arkadaşı ile birlikte Şehir Tiyatrolarından atılır… Bundan sonra Oben Güney için çok zor günler başlar. Mücadele eder, ancak buna dayalı öfke hep içindedir… Ne zaman bu konu açılsa; düşüncelerini tüm çıplaklığıyla söyler. Onu en çok üzen de: Kovulmasına neden olanların uzun süre Tiyatro yönetimini ellerinde tutmaları ve her konuda etkin olmalarıdır
(**) Oben Güney, yaşamını bana el yazısı ile yazdı. Çok hastaydı. Bazen yazdıkları; ıslanır, kelimeler okunmazdı. Ben arar, ona sorardım. Yine bu aralar; gözlerinde katarak başladı veya vardı. Bir gün elinde kocaman büyüteç gördüm. Şu polisiye filmlerde gördüklerimizden. Sanırım yazdıklarını okumak için kullanıyordu. Katarak ameliyatı oldu ve yeniden gözleri gün ışığına kavuştu. Bilgisayar yaygın değildi evlerde. Bilgisayarı yoktu. Yazışmalarını el yazısı ile yazar; ya ben ya da eşim bilgisayarda özenle yazar ona götürürdük. Bir gün çalışma masasında bir elektrikli daktiloyu bana gösterdi. Rahat yazacağını söylüyordu… Oben Güney’i o elektrikli daktiloda yazarken hiç görmedim…İnterneti de hiç kullanamadı. . /Tevfik Yalçın- 2005)
Oben Güney
GODOT’YU BEKLERKEN
Tiatro mie, Yönetmen Salim Dörtcan’ın yönetmenliğinde Godot’yu Beklerken oyunu sahneledi. Bu oyunun tanıtım broşürüne önsözün Oben Güney tarafından yazılmasını istedi. Bu tanıtım yazısını siz sanat severlere burada sunuyoruz.
BECKETT 1953 PARİS – 1992 İSTANBUL
1950 Yılları başında avand – gard tiyatro paris’te ilk denemeleri sergiler. İngiliz ve Fransız dillerinde yapıt veren Beckett de Paris’de bu akımın en önde gelen yazarlarının arasına girer.
İlk önce düz yazıyla başlar. “Moloy” adlı romanıyla adını duyurur. Ama dünya onu kısa bir zaman sonra “Godot’yu Beklerken” adlı oyunuyla tanır. Burada adeta “hiçliği” dramatize ederek inanılmaz bir olayı gerçekleştirir. Yaşam izlenimlerinin mantığını aktaran bir yöntemle insanı irdeler. Biraz grotesk, biraz absürd, biraz da gerçekçi bir kişiliğin varoluşuna tanık oluruz.
Beckett’i çağın en karamsar yazarı” olarak tanıtanlar da vardır. Swift’ten olduğu kadar, Pirandello’dan, Kafka’dan, Joyce’dan etkilendiğini de söylerler. İngiliz yazar John Lynn onun için şöyle yazar “…bazen korkuyla dolarız. Ama bazen güleriz. Ne var ki bu gülüşlerin ardında bir korku gizlidir hep…”
“Godot” her çağın kendi olanak ve kuşkularıyla değişebilen bir simgesidir bana göre. Onu belli kalıpların içinde tek bir “değer” ve “kişilik” le biçimlemek bu yüzden yanlış olur.
Onu, kendi özgürlüğü, belirsizliği içinde bırakıp, çağın güncelliğiyle biçimlenmesini sağlamak en doğrusu olacaktır. Godot kimdir? Godot nedir? Bunlar hiç önemli değil bence. Önemli olan, “Godot’nun sürekli olarak insanlıkla birlikte “gerçekleşmeyecek bir düşünce”, “elde edilemeyecek bir umut”, “gelmeyecek olan bir kurtarıcı” varolacağıdır. Bu biraz da insanlığın aczi, güçsüzlüğü değil midir?
Oben GÜNEY
SAHNEDE: Hamlet!
SAHNEDE: Hamlet! Yani Daniel Olbrychski. Salonda: Rejisör: Adam Hanutszkiewicz (Olbrıhski – Hanuşkieviç okunur) Ben arka sıralardayım. Bir sahne ve kişilik analizine tanık oluyorum. Loş salonda üstüme alabildiğince abanmış bir sessizlik… Sahne’nin ortasında otuz-kırk santim yüksekliğinde geniş bir yatak. Kraliçe oğluyla konuşuyor… Bir garip dialog… Bastırılmış cinsel güdülerin dörtnala yaklaşan bir süvari birliği yaklaştığını duyuyorum… Bu hamlet öylesine başka ve hırçın ki, bu güne kadar “efemine” yumuşaklığında sezinlediğimiz o başkaldırı, şimdi sözcük anlamının bütün hışmıyla saldırmak üzere… Anne bu çarpık ama önüne geçilmez duygu-seks kaosunun girdabında çırpınıyor… Kurtulması gerek, ama nasıl? Oğul bütün benliğini saran bu tutkunun ateşiyle bir hummaya gömülü.Artık söylenen sözler, ne kadar yadsısalar da, hareketlerin elinde tutsak… Derken bir boğuşma… Anne ve oğul… Yarı sevişme… Yarı çılgınlık… Ve birden uğultusu kesiliveren çağlayan gibi uzaktan uzağa bir gök yankısı…
Oğul zincirlerinden boşanmış bir doru beygir gibi çıkıyor sahneden… Sahnede kalan beyaz kısrak biraz daha yaşlı ve yorgun…
Bir tartışma açılıyor: Hamlet’in anasına duyduğu gerçekten bir “şehvet” mi?Yoksa şehvetini Ofelya’sına bile kullanamayan bir filozofun yetersizliği mi? İşte sana yeni bir Hamlet, yeni bir yorum…
Hamlet’in babasını öldüren amcası daha pek bilinmiyor… Ya kale üstünde görülen hayalet gerçekten baba mı? Yoksa ihanete uğramış bir kralın dramını herkese açıklamak isteyen bir nöbetçi mi? Sadık bende… Neden olmasın? Belki de daha akılcı…
Shakespeare “ruh”lardan çok insanlarla uğraşmıştır. Dönemi’nin cadılarını ancak dramatik öğe olarak kullanarak, anlatımını zenginleştirmiştir. Yoksa bu öğeler birer inanç değildir. Onu inanç kılacak her akıl dışı düşünceyi İNSAN’ın kendi değerleri ve mantığıyla çözümlemesini bilmiştir.
Hanuszkiewicz bana “o sahneyi nasıl buldunuz” sorusunu yöneltince, doğrusu heyecanlandım. Bazı olguları tam tamına anlatamayacağım diye korkuyordum. Fransızca konuşuyorduk ama büyük bir sanat adamı’nın heyecan-sözcük arasındaki bağıntıyı çok çabuk kurabileceğini biliyordum… Öyle de oldu…
Provalaro sonuna dek seyrettim. Not almadım. Çünkü sahnedeki en küçük ayrıntıyı kaçıramazdım… Yıllar sonra ayni büyüyü iki kez yaşadım. Grotowski Laboratuvar Tiyatrosu’nda “YENİLMEZ PRENS”LE Kantor’un La Replika’daki “ÖLÜ SINIF” adlı oyunlarını seyrederken… Hepsi de ayrı bir “yaşama bakış vardı… Hepsi heyecan vericiydi… Ama onların verdiği heyecanlar öylesine değişik tonda değişik tadtayda ki teker teker bir bütünü oluşturuyorlardı… İşte “Tiyatro” deyince benim aklıma hep böylesine zor, böylesine taklit edilemez bir İNSAN oluşumu geliyor… Her iyi tiyatrocu mutlaka kendi insanını yaratmalı bence. Bu İNSAN tek örnek olmalı, taklit edilmemeli. Bir “İDE” bir “KARAKTER” olarak sürekli var olmalı… Bu yaratılmış kişilikler ordusu daima kendisini yenilemeyi bileceğinden onun ölümsüzlüğünden hiç kuşku duymamalı.
Ben bütün bunları İNSAN’lardan öğrendim… İNSANLARI tiyatrodan, tiyatroyu o insanları yaratan, irdeleyen İNSAN MİMARLARI’ndan. (*)
Kısaca Hamlet deyip geçmeyin… Hamlet ya da başkası, İNSAN’a ilk adımı öğretiyorsa, ikinci adımı senin kendi insanına öğretmen gerekir.
(*) Oben Güney’in daha sonra yazdığı Tiyatro kitabının adı: İNSANDA TİYATRO TİYATRODA İNSAN
Oben GÜNEY
|