> Özgeçmiş

> Oben Güney Tiyatrosu

> Anılar - Şiirler

 

 

 

 

  

  

  

  

  

  

 

OBEN GÜNEY

 

 

ANILAR - ŞİİRLER


Cricot 2
Krakow POLONYA

Orta çağdan kalma bir kale… Yıllardır bu güzel kentte oturuyorum. Bu kalenin dehlizlerine inip tiyatro seyrediyorum… CRİCOT 2 burada… İki kat yerin altında… Zemin kaya döşeme… Boş bir alan… İskemleler… Daha doğrusu banklar… Sahne de salon da aynı düzlem üstünde… Kapıları var demir. Küçük bir ara sonra karşısında tiyatro büyüklüğünde ikinci taş oda… Ballı konyak, çay, sonra mis gibi kokan kahve içmek olanaklı… Tiyatro yalnız provalarda ya da geceleri açık… Ama çayevinde oturanlar daima kısık sesle konuşuyorlar… Biraz saygı, biraz alışkanlık…

Merdivenlerden aşağı indim. Jozef Kantor arkadaşlarıyla baş başa vermiş oyunu anlatıyor… Yorumluyor, açıklıyor, örnekler veriyor… Hep kendi yaşamından… Kantor demek biraz da Szajne demek. Toplama kampları, Naziler, katliamlar, kaçma planları, tel örgüler. Aç kurt köpekleri, siren sesleri, kapının üstünde Almanın tekerlemesi: GOTT MİT UNS. (Tanrı bizimledir.) Bu öykülerle ve insana başkaldırtan sloganlarla ve tabii arkasında yatan çıplak gerçeklerle olgunlaştım bu ülkede…

Kantor, “Hoş geldin Bay Obın” diyor. Ayni Almanca gibi. “Obın” yukarısı, demek. Oben yazılır ve ambalajlarda yazar. Bir de Fransızcası var “Aubanıes” (gökyüzünden yere indirilen) demek. Beni kızdırmek istediği zaman “Hern” (Bay) diye takılır…

Kendimi anlatının ortasında atıyorum… Anılar, zorluklar, işkenceler, saklanmalar. İkinci Dünya Savaşı’nın o korkunç, soğuk günleri…


Paris

Yıllar sonra Paris’teyim. 17 yıl mektuplaştığım Annete Perrin’e “geliyorum” diye mektup gönderiyorum. “Gel!” diyor. Annette evli iki çocuklu artık. Guy Moquet’de oturuyorlar. Beni karşılamaya geliyor Gara.. İlk defa seslerimizi işitiyor, ilk defa yüz yüze geliyoruz… Gardaki cafe’de Croissant yiyip, cafe içiyoruz… Yolculuğumu soruyor. “harika” diyorum… Beni otelime bırakıyor…

Ve Paris serüvenim başlıyor… 3 ay sonra tükenmekte olan param beni umutsuzluğa düşürüyor. “Hani bursum nerde?” Ses yok, haber yok. Çok şık giysiler içinde eli boş dolaşmak istemiyorum… Borç isteyecek kimse yok. Mehmet’e verdiğim borç paradan ise bir ses çıkmıyor… Bir gün son Franklarımı harcıyorum. Elimde İTİ’nin (Uluslar arası Tiyatro Enstitüsü) kartı var. Devlet tiyatrolarına bedava girebiliyorum. Bir zaman bunu deniyorum açlığı unutmak için… Olmuyor…

Trocadero’da oturuyorum. Bir apartmanın en üst katında bir odam var. Odamın penceresi diğer evlerin damlarına açılıyor. Damlarda güvercinler… Uzakta da Eyfel Kulesi… Tracadero’da TNP (Milli Halk Tiyatrosu)’nun arkasında bir park var. Özellikle yaşlı hanımlar gelip, oradaki güvercinleri beslerler. Çörek atarlar, ekmek atarlar… Birden orası geliyor aklıma… Giyinip çıkıyorum. Alabildiğine açım. Parka iniyorum ağır ağır… Parkta kimseler yok… Sağımı, solumu kontrol ederek, başlıyorum aramaya… Aradığım ekmek parçaları… Topluyorum… Hem çevremi kolluyor, hem topluyorum… Acele etmeliyim, sonra da çekip gitmeliyim buradan…

Öyle yapıyorum… Odama döndüğümde belki iki-üç dilimlik ekmek topladığımı görüyorum. Odamdaki musluktan bardağıma su doldurup, masaya oturuyorum… Bu ziyafet üstüne bir bardak su…

Yorgunum… Ne zaman sızdığımı bilmiyorum…

Artık burstan umut kesiyorum. “Peki ne olacak şimdi?” Dilenecek değilim ya… Kimseden borç isteyemem… Tutuyorum Champs Elise’nin yolunu… Orada bir sokakta “Türk Kültür Evi” var… İçeri giriyorum. Bir de ne göreyim başında Mukadder Sezgin. İsmet Sezgin bir aile dostu… Beni görünce serzenişte bulunuyor. “Neden uğramıyorsun” diye. Durumu biraz değiştirerek anlatıyorum:

“Param azaldı, bir iş yapmak zorundayım” Bana bir dergi uzatıyor. Sandoviç kralı bir adamın hayatı… “Al bunu çevir” diyor. 700 Frank da avans veriyor. “Gerisi çeviriyi getirince…”

Teşekkür ediyorum. Soğukkanlılığımı kaybetmeden ağır başlı elini sıkıyorum. Kendimi dışarı zor atıyorum… Önce kaldırımlarda atlayıp zıplayarak koşuyorum… Kimse umurumda değil. Bir lokantadan içeri dalıyorum…

Ne var ki yiyemiyorum… 5 dakika geçmeden hepsini tuvalette çıkarıyorum… Yanlış iş yaptığımı anlıyorum. Birden Knut HAMSUN’un AÇLIK adlı romanını anımsıyorum… Orada uzun zaman aç kalmış insana önce “ılık su”, içirdiklerini anımsıyorum… Eve dönüp ayni yöntemi uyguluyorum… Ancak bir hafta sonra kendime geliyorum… Bu sırada param da oluyor Nancy’ye bir bilet alarak Grotowski ile tanışmaya gidiyorum…

Artık mutluyum, çünkü kişiliğime yeniden kavuşuyorum…

 

1967 Paris/FRANSA

Oben GÜNEY

 

Paris anıları

Bugün güneşe baktım. Alevli ayaklarıyla tepemde tepinip duruyor. Paris labildiğine boş ve sakin… Alplere, okyanuslara, ormanlara kaçan insanlardan arta kalan bir ben’im. “Cafe”ler boş. Canım alabildiğine sıkılıyor. Banliyö’de bir iki turne tiyatrosu… Uzaktan uzağa bir müzik sesi… Yaklaşıyorum. Bir keman bir akordeon Tino Rossi’den kaldırımlara dökülen bir nostalji… Çevrede dört beş kişi… Birlikte söylüyorlar… Bunlardan bir tanesi 60 yaşlarına ak saçlı, güleç yüzlü bir hanım… Kadife yakasının tüyleri iyice dökülmüş… Kol ağızları yenmiş, eski rugan ayakkabıları çatlaklar içinde… Sesi titriyor biraz. Ama inanılmaz bir tınısı var… Etkili, buğulu, acı ve mutluluk iç içe… Anlımdan akan teri elimin tersiyle silerek, duruyorum… Ara sıra yerdeki mendile birer franklık paralar düşüyor… Gelip geçenlerden bazıları “gönüllerinden kopanı” veriyorlar… Gölgesiz bir öğle üstünde göz kamaştıran belirsiz karaltılar gibi uzaklaşıyorlar… Bir başka dünyadayım sanki… Az ötede bir “metro” girişi… O zaman metro 1 Frank (1968). Kararsızım… Acaba atlayıp Monmartre’a gitsem mi? Yoksa Qui-moquet’de Annet’e mi gitsem. Evde yoktur. Monmartre ise henüz erken… Tino Rossi bitiyor… Al işte sana güzeller güzeli tempolu-neşeli halk şarkısı… İnsan ister istemez ayağıyla tempo tutmaya başlıyor. “Commen’t s v ama eherie?” diye soruyor. Keman çalan adam … Akordeon çalan kadın yanıtlıyor ”Mor, ye suis seule mamaut” (yalnızım ben ana.) Bir otobüs geçiyor… Sesler motor gürültüsüyle sarmaş dolaş… Nerden çıktı şimdi şu araba?.. Arkasından kızgın bakıyorum… İşte tam o sırada metrodan çokan garip yaratık gördüm… Saçları beline kadar… Sakalları kır. Ve onlarda upuzun… Ayağında bağsız postallar, yırtık ceket, pantolon… Elinde kalın kitaplar… Metro girişinin en üst basamağına oturuyor. Cebinden kağıda sarılı bir şey çıkarıp açıyor… Ceketinin cebinden en ucuz şarap… Tıpasını açıp başına dikiyor… Özenle yanına koyduğu kitapların üstüne koyduğu “mezesinden” yiyor… Dünya umurunda değil… Kemancı adam onu görünce gülerek bağırıyor… “Pierrot! Bu şerefsiz dünyada, nasıl hala şerefe içebiliyorsun?” Sonra yanındaki kalabalığa dönüp “Pierrot, bizim en ünlü Clochart’ımızdır… Şarabı ve felsefeyi sever.”

Nedense Pierrot’ya karşı acıma duygusunun çok ötesinde bir “saygı” sarıyor yüreğimi… Onun dünyayı umursamazlığının altında, sınırsız bir yaşama tutkunluk vardı belki de… Belki de yoktu… Bilemiyorum…

O günden sonra bütün “Clochart” lara yakın hissettim kendimi… Onlar uygarlığın keşişleriydi benim için… Geçmişten geleceğe acı ve umut taşıyan göçebeydiler… Paris, hep biraz tiyatro, biraz yaratıcılık biraz da Clokhart’ olmuştur. Metro dehlizlerinden, salon karanlıklarından geceden çıkıp gelecek bir dost’un özlemidir…

Neden ayni duyguyu Oslo’da, Atina’da, Milano’da, Varşova’da, Üsküp’de… Ankara’da, Viyana’da yaşamadım acaba? Paris’in özelliği ne? Buldum galiba…

Paris her şeyden önce “özgürlük” demekti. Güneş’in, yaşamın, düşüncenin, inancın özgürlüğü… Giyotin’in, engizisyon’un, kilisenin, krallıkların, imparatorluğun bile yokedemediği bir özgürlük… Bütün devrimlerin (1789 – 1911) özü ve anlamı olan özgürlük. Solurken, gezerken, düşünürken duyumsuyorsunuz onu… Yenilendiğinizi, dünyayı değiştirebileceğinizi, her şeyi yeniden yaratabileceğinizi anlıyorsunuz…

Paris ne kadar çirkinleştirilirse çirkinleştirilsin, bir güzellik parkıdır… Sanat imparatorluğunun varolan geçerleridir. Güzellik, mantık ve düşüncenin bütün renklerine sahiptir.

Yalnız sorun var. Bunca özgürlüğün, güzelliğin, ortasında İNSAN niçin hüzünlenir dersiniz? Boğazdaki martı yüzünden mi? Doğudaki lale dolu dağlar, göçerlerin kol gezdiği yaylalar, buz gibi ırmaklar yüzünden mi? Ansızın bir balık kokusu, balıkçı ezgisi, takanın gürültüsü… Kısacası “vatan özlemi…”

Ah dünyanın o zaman; ah! Keşke her ülkenin bir Paris’i olsa…

 

1967 Paris/FRANSA

Oben GÜNEY

 

Hiristos

Atina/YUNANİSTAN

Attina’dayım. Akrapol’den aşağılara bakıyorum… Eski yunanı düşünüyorum. Sanki kente inince Euripides’le karşılaşacakmışım gibi bir duygu var içimde. Her halde tanrılar hala dolaşıyordur Akrapol’ün sütunları arasında… Turistlerde Zeus’un Apollon’u, Ares’i filan arıyorlardı her halde… Onlar Olimpos’da otururlar oysa…

Hava ılık… Döne döne uzayan yoldan kente iniyorum… Biraz sonra gerçeğe giriveriyorum: Otobüsler, otomobiller… Tanrıları çoktan unutmuş insanlar…

Bir arkadaşım var Hiristos… (yani adı İsa) Adam şair… Üstelik özgürlüğünü kısıtlayacak hiçbir güç tanımayan bir şair… Bazı geceler Pireus limanına inen asvalt yolda onunla şiirler okuyoruz bağıra bağıra… Türkiye’de doğup büyümüş Hiristos. 956 da İstanbul’dan kovulmuş… Parkta kimseler yok. “Olur böyle şeyler” diyor… İstanbul’u özlüyor…”İlk orada bir Yahudi kızına aşık olmuştum” diye anlatıyor… Sopnra susup gülümsüyor… “Boşver” diyor dalgın bakışlarla… “Her şey unutulur” sanıyorsun… Benim aptallığım da bu… İki şey unutamaz insan: Dostluğu ve sevgiyi… İnsan olabilmesinin nedeni de budur zaten… (*)


(*)Oben Güneyin, bana aktardığına göre: Şair Hiristos, siyasi görüşlerinden dolayı; Yunanistan’daki cunta yönetimi tarafından öldürülüyor. 2005 Tevfik Yalçın

 

Oben GÜNEY

 

Oleg
Oslo/NORVEÇ

“Aman, güneşe basma! Işık solar” diyorum. Adam garip garip yüzüme bakıyor. Norveç’in küçük bir kasabasındayım. Oslo’ya 1,5 saat uzaklıkta. Etraf orman. Dağdan gümbürtüyle inen bir çavlan var. Buğu ve incecik damlalar yaklaştıkça; yüzümü, ellerimi ıslatıyor. “Ne işim var burada?” Birden yabancılaşıyor bana burası… Hiç de hoş bir duygu değil bu. İnsan birdenbire boşlukta kalıveriyor… Biraz şaşkın duruyorum. Sonra karşımdaki “ Bira Evi”ni fark ediyorum… Biraz da sığınma duygusuyla, hızla yürüyüp içeri giriyorum… Hemen anlıyorlar yabancı olduğumu. Herkes durup bana bakıyor… Bir masaya çöküyorum… İçerdeki sıcaklık sarıyor bedenimi… Bar’dan önü önlüklü, yüzü kırmızı bir adam geliyor…”Bira mi?” diye soruyor… Anlamıyorum.. Birkaç dilde tekrarlayınca, yanıtlıyorum…
“Bira!”
Gidiyorum… Küçücük “Bira Evi” penceresinden dışarıya bakıyorum… Atlı uzun bir araba geçiyor… Gökyüzü gri…

“-Oturabilir miyim ?”
Anladığım bir dil. Bakıyorum; genç bir Norveçli..
“Buyrun!”
Oleg’le böyle tanışıyoruz.. Oleg, mimar. Tiyatroyla ilişkisi var. Oslo’da amatör bir grup kurmuşlar… İbsen oynamışlar.
“-Fiyasko!” diyor. “Rezil olduk…”
Şaşırıyorum: Her oyuncu kendi ülkesinin yazarını çok iyi oynarmış gibi sanki. Neden Shakespeare’i en iyi İngilizler oynar? En iyi İngilizce’yi önlar konuşur da ondan! Hayır. Elbette hayır! Ben harika Shaskespeare yorumlayan Ruslar, Polonyalılar, hatta İspanyollar gördüm.

O gün Oleg’le uzun uzun konuşuyoruz… Ben hafif sarhoşum… Bu kaçıncı bira… Herkes kendi parasını ödüyor… Kasabanın ana caddesine çıkıyoruz…
-Bir işin mi vardı burada?
Öyle bakıyor gülümsüyorum.
“-Benim işim insanlara karışıp kaybolmak…”

Oslo’da buluşmak üzere ayrılıyoruz… Ayrılırken defteri notes’inden bir yaprak kopararak bana veriyor…

Oslo kuzey’in soğukluğunu taş binalara sindirmiş sanki… Güneş arasıra gösteriyor yüzünü… Bunun için değerli… Elimdeki adresi arıyorum ve buluyorum… Bir binanın arkası… Ön kapıdan uzun bir koridorla ulaşılıyor. Kapını üstünde “Theatr” yazılı… Zili var. Çalıyorum… Ürkek üzgün bir kız yüzü… bir şeyler söylüyor anlamıyorum.
“-Moment!” diyor.
İçeri sesleniyor. İriyarı bir adam geliyor.
“-Birisini mi aradınız?” diye soruyor. Bu dili anlıyorum…
“-Evet Oleg. Bay Oleg’i arıyorum….
Susuyor… Başını önüne eğiyor… “En son ne zaman “ gördüğümü soruyor.
“İki gün önce” diyorum… Gene susuyor… Yutkunuyor…
“- Oleg’i dün bir trafik kazasında yitirdik” diyor…
Sözlerin anlamını çözmeye çalışıyorum. Hiçbir zaman anlamını çözemeyeceğim el-kol hareketleri yapıyorum… “Olamaz” diyorum… Hiçbir şey söylemeden sokağa yürüyorum… İşte benim hayatımdaki en kısa dostluğum… Ama neden? Norveç deyince aklıma hep hüzün ve ölüm geliyor. Bir de benim için ölümsüz Oleg.

 

Oben GÜNEY

 

“KULİG”

Varşova/POLONYA

Toprağın rengini unuttum. Sanki yıllardır her yer grimsi bir buz ve kar lapası halinde. Varşova’dayım. Almanların ikinci dünya savaşı sırasında yerle bir ettiği romantik kent. Geçitlerin arasından uzanan sokaklar, hala pırıl pırıl parlayan yağmur altındaki Arnavut kaldırımları, soluk bir deniz gibi parlayan sokak fenerleri. “Stare miasto” (eski kent) ve yeniden yapılaşan kentin pek sevimli olmayan blok apartmanlı dış mahalleleri…

Gota’nın evinde kalıyorum. Hem Tütkolog, hem dost. Savaşın bütün ürkekliği, hüznü gözlerinde. Eşi devlet ödüllü bir aktör. Evin her köşesine sinmiş sessizliği bölüşüyoruz. Ve ben sanki çok eskiden dinleyip hayran olduğum bir ezgiyi hatırlamak istiyorum… Dostluk, sevgi, insanlık ve biraz da önüne geçilemeyen bir yalnızlık…

Uzaktan uzağa Goto’ya bakıyorum. Birden o güne kadar farkına varmadığım bir gerçeği yakalıyorum.: “Aman Tanrım, insanlar güzel oldukları için güzel değiller ki, onların güzelliği insan, ama gerçekten insan olmalarından…” Bir “Extra – mocna” (çok sert bir sigara) yakıyorum. Gözlerimi uzaklara çeviriyorum. “Ne farkı var ki “ diyorum kendi kendime … Burası da bir Türkiye… Belki biraz uzak, ama Türkiye… Şu köşeyi dönünce Palandöken dağları çıkar karşına… O sırada tanışacağın, seveceğin insanlar… Bir dere, bir bulut, bir göl, ya da yavaş yavaş yaklaşan bir gece… Evlerde tek tük yanmaya başlayan lambalar… Gittikçe büyüyen bir sessizlik…

Gota’nın sesi:
-“Yarın kulig’e gönderceğim seni.”
-Kim bu kulig?
Gülüyor. “Kulig insan değil, bir gezi…”
Anlatıyor: Polonya gelenekleri arasında en güzellerinden biri. Çünkü insanları birbirlerine yaklaştırıyor. Gülünüyor, eğleniliyor… Git, gör: Hoşuna gidecek… Doğrusu pek anlayamıyorum neyin nesi olduğunu… Ertesi sabah 2 genç kız beni alıp bir otobüse götürüyor. Otobüse biniyoruz. Varşova gerilerde kalıyor… Sonra birden duruyor: İndiriyorlar beni… Bakıyorum yağız atların koşulu olduğu çıngıraklı kızaklar… Harika! At burada da at. Hemen koşup homurdayan burunlarını tutuyorum… Korkuyorlar… Onlara, atları tanıdığımı, onlarla çabucak dost olabildiğimi anlatıyorum Fransızca olarak… Pek inanmıyorlar önceleri, sonra at peşim sıra yürümeye başlayınca hayret çığlıkları atıyorlar. .. Kızakçının elinden iki de bir şaklattığı kırbacı alıyorum. Uzağa fırlatıyorum.

“Come un homme, monseur,
comme un homme!”

“İnsan gibi bayım, insan gibi” diyorum. (*)

Atlıyoruz kızaklara çam ve akkavak ormanlarına dalıyoruz. Kimse konuşmuyor. Mis gibi havayı ciğerlerine çekiyor… Ben hala inanamıyorum: Biraz sonra Horosan çıkacak karşımıza, vahşi bakışlı, güzel kürt kızları… Onlara göstereceğim; şurası Tendürek, eşkıya yatağı, şurası da Göztepe köyü. Deresinde karpuz patlıyor soğuktan… Derken duruyoruz. Bir dağ kulübesi…

İçerde iki oda büyük bir salon. Salonda şömine. Bir hazırlıktır gidiyor. Uzun çubuklar kesiliyor, ucuna sosisler geçiriliyor… Ateşe tutup pişiriliyor… Biraz ekmek, bol sosis… Bir el bana yüksük kadar bir kadeh içinde sözüm ona “votka” sunuyor… “Birden için, ısıtır” diyor. Birden içiyorum ben de… Gözlerimden, gırtlağımdan, kulaklarımdan ateşler fışkırıyor… Güç bela “ne bu?” diye soruyorum. “Doksan derece (90 derece) alkol” diyor. Bir daha da denemiyorum.

Güzel günler çabuk bitiyor… Kulig de bitiyor. Yorgun hüzünlü ve ağır toplanıyoruz… Önce kızaklara, sonra otobüse, sonra tranvaya ve ev…

-Nasıl geçti? diye soruyor Gota.
-Harika! Tek kelimeyle harika Gota…

Akşam yemeğinde Jan Koecher (kocası) anlatıyor… Biliyor musunuz biz de bir inanç vardır. O inanca göre bir Türk gelip Vistül kıyısında atla dolaşırsa ülkenin tüm kaderi değişecektir… Siz bir Türksünüz , atla Vistül kıyısında dolaştınız… Üstelik ilk ve tek Türk… Gülümsedim… “Efsanelere inanır mısınız Bay Jan?” “İnanırım elbette…” diyor. “Göreceksiniz…” Evet ben gördüm. Ama Bay Jan Koecher göremedi. Gota ise tek tanık olarak yaşıyor…(**)

Onları çok seviyorum…

 

İstanbul, 1 Haziaran 1993

Oben GÜNEY

 

(*) Oben Güney’in babası bir asker. 1944-47 yılları arasında Doğubeyazıt’ın, Sürbahan Köyünde; süvari birliği komutanı. Her gün Oben Güney’e de bir at hazırlanıyor ve bu ata ondan başka kimse binmiyor. Onun atının adı; Kunduz. Bu atın, onun yaşamında önemli bir yeri var. Yaşamını anlatırken sanki yeniden atına binercesine Kunduz’u hatırlıyor. Yaşamını ve sanatını anlattığı yazılarında sıkça; at ve onunla ilgili kavramlara, tanımlamalara rastlıyoruz. /Tevfik Yalçın 2005

(**) Polonya (Lehistan) Omsalı İmparatorluğu döneminde; bir başka devlet tarafından işgal altındadır. İstanbul’daki Sarayında padişahın özel günlerde yabancı elçileri kabulü sırasında: Yabancı Ülkelerin elçileri sırayla anons edilir. Sıra Polonya elçisine geldiğinde: “Lehistan elçisi!...” diye haykırılır. Gelen Yok. Beklenir. Görevli: “ Yoldadır Devletlüm… Henüz gelmedi; bir gün elbet gelecektir!...” der ve sıradaki elçiyi çağırır… Bu gelenek uzun yıllar devam eder. İnanç bundan sonra yayılır. Bizim bildiğimiz bu kadar. Konunun geniş açıklamasını tarihçilere bırakarak: Polonya Devletine ve Halkına: Dünya durdukça Özgür, refah içinde bir yaşam diliyoruz. Oben Güney’in söyleyişiyle; “Onları çok seviyoruz!..” /Tevfik Yalçın 2005

 

Oben GÜNEY

 

İnşirah Vapuru
(Çocukluk anısı)

İnşirah vapuruyla garip bir gönül bağım vardır benim. Anadolu Kavağı’nda otururduk. İlkokulu orada bitirdim. Babam beni Galatasaray’a (Yetiştirici bölümü - Ortaköy) yazdırdı. Paso altı kuruştu. Cep harçlığım 100 kuruş… Bunun 6 kuruşu dönüş parası, geriye 94 kuruş kalıyordu. Yatılıydım. Cumartesi günü eve geliyor, Pazar akşamı okula dönüyordum… Çoğunlukla İnşirah vapuruyla… Yapayalnız yıllarım bunlar… Evdeki atmosfer berbat. Allah rahmet eylesin babam, kışladaki sinir savaşını eve dönünce benimle yapardı adeta… Kusur aranır, bulunamazsa; eski defterler açılır. Bir yanlışın ceremesini 4-5 kere çektiğim olurdu. Bu nedenle akşam üç buçuk vapurunu özellikle İnşirah’ı bir dost gibi bekler bulurdum… Adeta sığınırdım ona. Hele rüzgarlı-hafif yağmurlu havalarda ön tarafına çıkar, bir kuytuya büzülür, o anda bestelediğim şarkıları söylerdim yüksek sesle… Çünkü kimseler olmazdı… Orası benim dünyamdır artık… İki saatlik bir cumhuriyet kurar, düşünme, konuşma özgürlüğümü yürürlüğe sokardım…

İnşirah lodos’lu havalarda burnunu batıra çıkara yol alırken, evden uzaklaşmanın hüznünü ve sevincini birlikte yaşardım… Bazen sevgili vapuruma içimi dökerdim, gizlerimi açardım. Bazen de elimde olmayarak, beni derinden yaralayan haksızlıklara isyan eder, beni alıp güzel insanların olduğu yere götürmesini isterdim İnşirah’ın. Oysa o da emir kuluydu… Uğrayacağı iskeleler dışında, başka bir ülkeye, beldeye uğrama şansına hakkına sahip değildi…

Ortaköy’de karaya ayak basınca, kıyıya iner, vapurumun uzaklaşmasını seyrederdim… Arkasından el sallardım… Gizdaşım ağır ağır uzaklaşır kaybolurdu.

Çok iyi anımsıyorum. Bir gün bir de baktım, İnşirah dostum yoktu kıyıda Bindiğim yabancı vapurdan hemen Sarıyer’de iniverdim… Özlem ve merak içinde Sarıyer’den –okula kadar kıyı boyunca dolaşan macunculara, keten helvacılara bakarak yürüdüm. O gün okulda “Titrek” nöbetçiymiş. Yemeğe geç kaldığım için üzülmüş, beni ahcıya göndermişti… Aslında iştahım da yoktu. İnşirah dostumu düşünüyordum. Ne bileyim ben, sanki ölmüş gibi… Vapurlar ölür müydü? Dostlarımdan bir iki tanesi ölmüştü daha önceleri. İnşirah neden ölmesin?

Onu hafta sonu Ortaköy’de görünce nasıl sevinmiştim. Gidip ön demirlerini öpmüştüm.

Dünya öylesine güzeldi ki….

 

Tevfik YALÇIN

 

Oben Güney ve son tiyatro dersi

Önceleri adını duyduğum Oben Güney’i 1987 yılında ilk kez yakından tanıdım. Özellikle son üç yılında onu hiç yalnız bırakmadım ve sıcak ağabeyliğini doyasıya tattım. Son günlerinde; Pazartesi, Çarşamba ve Cumartesi günleri haftada üç kez diyaliz makinesine bağlanmak durumundaydı yaşaması için… Diyalizden iyi çıkmışsa; Bostancı Tren İstasyonu’nun arkasındaki “Çınaraltı Çaybahçesi”ne bizleri çağırır, öğleden sonrayı birlikte geçirirdik. Bizlere çay parası verdirmez, karşı koyanlar olursa kardeş payı yapardı. Tüm direnmeme karşın bana asla çay parası ödetmezdi. Yine bir gün telefon çaldı ve “atla gel…” dedi. Hep böyle söylerdi; “atla gel…” Çocukluk yılları Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da geçtiği için Anadolu insanını ve at’ları çok iyi tanır ve severdi. Yine bir gün “At’la gel!..” dedi. Parasız bir günümdü ve telefondaki konuşmalarımdan bunu anladı. Gittim. Dönüşte beni taksi ile evime dek getirdi ve yine taksi ile geri döndü, büyük sağlık sorununa karşın ve hepimizden çok paraya gereksinimi varken…

Tiyatrolara gidemiyordu… Kapalı yerlerde nefes almakta zorluk çekiyordu. Günde birkaç kez oksijen tüpüne bağlanırdı. Evinde konuk olduğumuz zamanlar; söyleşilerimizin yarım kalmaması için kendisini ilaçlarla ayakta tutmaya çalışır, çok kötü hissettiği zamanlarda Polonyalı eşi Bayan Maria’ dan iğne yapmasını isterdi. Seyrettiğim oyunları ona anlatır, anlamadığım yerleri sorar, onun bir tiyatro yönetmeni olduğunu unutup, seyrettiğim oyunların ilginç sahnelerini bir oyucu gibi oynayarak ona sergilerdim. Benim bu komik çabalarıma, o mavi kadife gözleriyle sevgiyle bakardı… Tiyatro ile ilgili konuları öylesine yalın ve güzel anlatırdı ki; sanki o sizi değil de, siz onu aydınlatıyormuş duygusuna kapılırdınız…

Bir gün ona “Yaşantını tek kişilik oyun yapmak istiyorum”, dedim. Hiç kırmadı “Olur”, dedi. Yazmaya başladı… Çocukluğundan, bugüne değin, kendi el yazısıyla, yine o kötü sağlık sorunuyla yılmadan, tam bir çalışkan öğrenci disipliniyle… Öylesine güzel ve ilginç şeyler yazdı ki; “tek kişilik oyundan vazgeçtim, bunu roman olarak düşünüyorum”, dedim. Yine “Olur”, dedi. “Sanatını, tiyatro anlayışını biliyorum, duygu yönünü de anlamalıyım, bana şiirlerin gerek” dedim. İki naylon poşet dolusu 1950-1993 tarihleri arasında yazdığı şiirlerini verdi. Baktım olacak gibi değil, “şiirlerini bir tasnif edelim, bu böyle olmaz…” dedim. Yeniden gözden geçirdi, düzeltmeler yaptı, noktalama işaretlerini isteğim üzerine tamamladı ve “ŞİİRİN KÜLÜ – OBENSENBU” ortaya çıktı. Bu çalışma onu çok mutlu etti. Bu çalışmanın benim için en büyük ödülü de; adıma sunulan yazdığı en son şiiri “Brecht’i Düşünürken” oldu.

Almanya’daki neo nazi hareketlerinden büyük endişe duyuyordu. Bu ara konuya ilişkin seyrettiğim “Ferhat’ın Yeni Acıları” ve “Tam Rolünün Adamı” oyunlarını sürekli ona anlattım ve Avrupa’yı bir baştan bir başa gezen insan olarak onunla tartıştım. Sonuçta “Dazlak” oyununu yazmaya başladı ve ölümünden önce tamamladı. Son oyunu “Kavonozya kabaresine de ölümünden bir hafta önce tamamlayıp, notere tasdik ettirdi. İnanılacak gibi değildi; birçok sağlıklı insanın bırakın yazmayı, okumaktan ürkeceği bir ortamda O, tüm olumsuzluklarla savaşarak sürekli yazıyordu…

Yazdığı bölümleri bana okutur, oyun hakkında görüşümü öğrenmek isterdi. Okumakta zorluk çektiğim bölümleri, bu kez ben ona okutur, daha doğrusu oynamasını isterdim… Bazen “Abi sen bu oyunu yazmıyorsun, yönetiyorsun…” derdim. O zaman “Evet, yönetiyorum!” derdi ve ona takılırdım; “Ooo! Sen yönettiğin oyunu yazıyorsun…” Bu sözlerime öyle tatlı bakardı ki… “Bak!” derdim. “Şu böbrek naklini bir yaptır… Amerika’dan bir sağlıklı gel… İlk oyununda senin çantanı taşıyacağım, provalarına kapıdan kovsan, bacadan gireceğim… Senin yanından hiç ayrılmayacağım… “Gülerdi… İçimde yeşerttiğim; bir kez olsun onun, beni sahneye çıkartması isteğimi sonuç ne olursa olsun, bu duyguyu yaşamak isteyişimin kara mizahını, ölümüyle sağladı. Beni 31 Ağustos 1993 Salı günü saat 15:00 de; İstanbul Şehir Tiyatroları Haldun Taner Sahnesi’ne çıkarttı, tabutu başında saygı duruşuna. Ülkemin tüm büyük tiyatro sanatçılarının ve dostlarının önünde. Oysa ben böyle bir oyunda, bu rolü oynamayı hiç düşünmüyordum. Bu benim için; Oben Güney’den aldığım son tiyatro dersi oldu.

Onu, sürgit; İNSANDA OBEN, OBEN’ de İNSAN olarak saygıyla anacağım ve bana bıraktığı tüm belge ve anıları topluma kazandırılması için çalışacağım.

Söz vermiştik: Kim önce giderse, Gökyüzü Tiyatrosu’nda iki koltuk tutacaktı. İlk giden o oldu. Yeryüzü seyircisi olarak , tüm alkışlarım, Oben Güney’e ve “İnsanda Tiyatro, Tiyatroda İnsan” diyen o güzel insanlara…

 

İstanbul, Ekim 1993

Tevfik YALÇIN

 

Oben Güney ve Son Tiyatro Dersi, TİYATRO Dergisinin Ekim 1993, sayı:30, Sayfa 42-43 de yayınlandı. /Tevfik YALÇIN 2005



Oben GÜNEY

“İNSANDA TİYATRO TİYATRODA İNSAN”

Muazzez Menemencioğlu, 1993 Haziran ayında; Oben Güney ve yaşamı, sağlık durumu, eserleri ve tiyatro konusunda kapsamlı ve önemli bir röportaj yaptı ve yayınladı. Bu röportajdan, Oben Güney’in tek basılan Kitabı olan “İNSANDA TİYATRO TİYATRODA İNSAN” hakkında görüşlerini aktarıyoruz. (*)

Soru: “1983 yılında yayımladığınız İNSANDA TİYATRO TİYATRODA İNSAN adlı kitabınız geniş bir araştırma ve inceleme ürünü. Bu konuda bilgi veriri misiniz?”

YANIT: “Haklısınız. Bu kitap Türkiye, Yugoslavya, Polonya serüvenimin 10 yılında biçimlendi. 1700-1980 yılları arasında bulabildiğim belgelerin dışında, yapılan araştırmalarında bir sentezi var. Ayrıca genç papazların yardımıyla kilise kütüphanelerinin (Latince aslından) taramamında özellikle Orta Çağ bölümüne büyük katkıları oldu. Elinizdeki kitap 1. cilttir. 2. cildi Güldeste (Sümer – Orta Çağ arası ) yazı ve şiirler (bunlar da özgün dillerden çevrilen belgelerden alınmıştır.) ve 320 sayfalık Sözlük (uygarlılar, mitoloji ve Kişiler Sözlüğü) ve Orta Çağa kadar olan zaman diliminde bilinen kitapların dökümünü içermektedir. 2. cildi aşağı yukarı birinci cilt gibi 450büyük boy sayfa tutmaktadır ve henüz basılmamıştır. Ayrıva 3. cilt Orta Çağ bölümüdür ki, çok ilginç, bilinmeyen belgeler içermektedir. 3. cildin de baskıya hazır olduğunu söyleyebilirim.

Soru: Anlıyorum. Çok kapsamlı bir çalışma

YANIT: Evet. Bundan sonra Yeni ve Yakın Çağlar ülke ülke incelenmektedir. Bu da şu anda sağlığım elvermediği için beklemektedir. Ancak, bu çalışmayla ilgili birkaç ülke yazılmış durumdadır.

Soru: Sağlığınız nasıl peki?

YANIT: Kötü.” (*)

 

(*) Oben Güney 28 Ağustos 1993 günü öldü.

 

 


1997 yılında Oben Güneyi'in anısına "İNSANDA TİYATRO TİYATRODA İNSAN" tablosunu yaptım. Yağlı boya 40X70 cm.
 

 

 

ŞİİRİN KÜLÜ (OBENSENBU)

(1950 – 1993)




Hey İNSAN,

Beni kendine benzet yeniden…

12 Temmuz 1993 P.Ertesi
İstanbul

 

SUNU

Bu böyle son değildir, ağaç uğultusuna karışan yaşantımda;
Çekip gitmeli artık, uzağın kentlerine ıssız kumsallarımdan…
Görerek izlerimi, desinler fısıltıyla, benden sonra gelenler;
“Tan sürüsü geçmeden omzunda güneşi, insan geçmiş buradan”

23.Şubat 1961. Esk.
Perşembe


YAŞAMAK
Felsefesi

Benim penceremde gök,
Bir avuç mavi çiçek
Bir ucundan al lale,
Durmadan büyüyecek.

Sabah, tatlı bir kuştur;
Konar damına her gün.
Öter bin bir renk olup;
Gagasında bir hüzün.

Çıkarım tarlalara,
Gökyüzü umudumdur.
Aşk, güvercin göğsünden,
Kayan, bir damla sudur.

Yeniden her güneşe,
Belki o kız, bir düştür.
Sabah olunca burada,
Gökyüzüne dönmüştür.

Benim penceremden gök,
Bir avuç mavi çiçek.
Ortasında al lale,
Her gün o kızdan uzak,
Solup, yere düşecek.

(1950)

Oben GÜNEY



SİZ NE GÜZEL YOKSUNUZ!
SANKİ VAR GİBİYDİNİZ.

Size bir çiçek veriyorum, alın, saklayın işte.
Bir yerinize koyup, kendinizi seyredin!
Kime vermişsem çiçek, yakasına takıyor;
Siz uzun saçınıza iliştirin öyleyse;
Şöyle yan, şöyle başka, kimseye benzemeyin.

Her zaman bu gök benim pencerem için – Buyrun!..
Bu küçük balkonumdur, şu deniz görünüşü
Odamda bulunmazsam, oturun sıkılmadan.
Güvercinlerim konar ufak avucunuza
Sakın irkilmeyin hiç, alışkın değilsiniz
Biraz bekarlıktır bu, yani yalnızlık filan…

Bu çiçeği atar mısınız, yani solar diyorum
Ben kime verdiysem hepside soldu böyle
Oysa salt çiçek midir çiçeklerle verilen
Söyleyin görüntüm mü bu kişi, benim, desem
Canlı bir çiçek size alın saklayın işte.

Zilim mi çalınıyor, gene beklerim sizi.
Acele etmeyin hiç, zaman önemsiz şeydir.
Olmazsa bana gelin, yalnızım her gün burda.
Kapıdan çıkın siz de, çünkü görünmezsiniz.
Çiçeği saçınıza takın unuttunuz mu?
Bir imbat desem, öyle sessiz gidiniz.
………………………………………….
Bakın adınızı da bilmiyordum üstelik
Siz ne güzel yoksunuz, sanki var gibiydiniz.

(1960)

Oben GÜNEY


Not: TÜRK DİLİ Ekim 1961 Sayı 121 de Cevdet kudret bu şiiri öven bir yazı yazdı.


Karanlık
Tayfa

Dağıtır saçlarını yalnızlığın yanında,
Uzak yıldızlarıyla her gece dalgın kadın
Geçince ışıkların sonunda son adamlar;
Umut düşer bir gülden, karanlık odasına…

Ayakların getirdiği yeniyetme tayfadır
Giden yıllarca önce, o eski sokaklardan…
Koşacak yeryüzünden öte de olsa kadın.
Hangi rıhtım bir bilse, batan yelkenlilerin,
Sessizce yanaştığı, denizlerin altından

Ne zaman ağlayacak olsa penceresinde,
İki hür balık yapıp yıldızlar gibi serin;
Bırakır gözlerini karanlık kıyısından,
Çalkanıp duran sonsuz gecenin denizine…

1959

Oben GÜNEY

 

S o n a t
Opus (1)
…e par la vila non ti lascio
mai piu mamma mai piu
(ALLEGRETTO)


Ölüm bu, benim küçük piyanom
Çok elle dokunduğum çok parmak uçlarımla
Zaman içinde uçan cüce sesleri günün
Söyle bir mutlu serçe zıplar gibi urganda

Nasıl öğretti annem, daha çocukken ölüm
Bu mi’ si ayrılığın bu da çok tinsel bir la
Ya bu nesi annemin gözleriyle usulca,
Ansızın kesilen kırık anlamsız,
Bemolü mü, diyesi mi ölümün piyanomda?

Benim küçük piyanom, yalnızlığım,
Alaca duvarlarda, oynak şamdan gölgesi,
Yavaşça dokunup, çok parmakla;
Ölüm bu, oynasak ya peki ölümü şimdi.

Ama baba bu tuş niye çalışmıyor sahi
Niye ölmeden önce öğretmedi ki annem,
Bu nesi ölümün, sessizliği mi?

1 9 6 0

Oben GÜNEY



miro ve
beyaz
atı

Bu ne biçim at Miro, göğüne yakın hala
Beyaz mı senin göğün, beyaz at dağıldıkça
Kadınlar karanlıktır, dokununca kül olan
Çocuklar, oyuncaklar sonra ölüm başka çağ
Büsbütün yanlış mıyım, yaşamım senin kadar
Sanki dalda elmalar bir yerden uzanılan

Bu gökler kendisiyle yaşlı, dalgın bir kadın
Anlamsız aydınlığı sevincin yalnızlıktan
Donmuş bir el morluğu kuşkunun sessiz rengi
Bu mu senin sessizliğin, böyle miydi aşk sahi
Eskiyen soyların ülkesinde dolaşıp eksiğini arayan.

Şarkısı var yıllarca çevrede gür ağaçlar gibi sevişmelerin
Uğultular, birazda kalabalık gölgeler seninle susmak için
Bana mı yanılışın hadi gel yürüyelim az sonra sisli bir caz.
Köprülerden denize bakarız, ve sonra sabah olur
Bu nasıl deniz ama derin tanrı mavisi uzun bir kız yüzüyle
Ama nerde ufacık soylu üzüntüm benim kim bilir hangi kadın
bir karanlıktan
Ben severim ölümü çocuklar duymasınlar çünkü sessizlik olur.
Bu nasıl ölüm Miro yoksa beyaz bir at mı dokununca dağılan

1 9 6 2

Oben GÜNEY


Tahta
Yontma
= bir adam =

Unuttuğumuz şu oluyor sonra, her zaman:
Kesin tahta da olsa gerçekliği tahtanın,
Gözlerini kazır çakısıyla yüzüne,
Daima bir oyma adam…

Demek ki, boşlukta saydam leke gibidir;
Anlamın düşündükçe yumuşak tüyü.
Boyna gölgelet geçer, sanki birbirimizden,
Kendimize alıştık mı yaşamak gökte çizik,
Sinemalar önünde kuyruğa girmek, yani.
Otobüsleri, cazları, dağılan tiyatroları
Sıcak bir kalabalık karışsın düşüncemize.
Sonra yeşil tramvaylarına atlayıp uygarlığın
İnsanlara bakacak bir yer bulalım.

Bakır döversen, adamı yaz, duvarına as!
Mutluluk daha kolay bu çağda artık,
Demir ve uzun köprülerden…
Yirmi beş kuruşluk simit yer gibi,
Sanki susamları ağzının kıyısında,
Uçaklar geçerken göğü seyretmek kadar…
Yeter ki gülünç bir şey yapmasınlar, gitsinler.
Şu içtiğimiz tek yer yeryüzü çünkü
Ama ne olur yarın,
Tanrıları anlayacak bir yer bulalım…

Sonra yüzünü bitirince durmadan
Küçük göğünden çıkıp gider tahtasının
Her gün bir oyma adam.

(Dost’ ta yayınlandı 1963)

Oben GÜNEY


SEN HİÇ BALALAYKA DİNLEDİN Mİ?


Koluna geceyi takmış, adam.
Gülnihal sokağını düşünüyor, Volga kıyılarında.
Gerçekten de sallanır gece sokağa inen suda..
Sen hiç balalayka dinledin mi Nadya’dan, ülkeni düşünürken?
Uzaklar, gittikçe daha yakınlaşır, daha yaklaşır.
Ezgilerde insanın insana sevgisi anlatılır.
Uzun uzun susulur sonra,
Uzun uzun susulur…

Suçlamadılar mı seni, yoksula partizan ezgisi söylemekten?
Vurdular kelepçeyi şafağın bileklerine – kaldırımda kan.
“Oçi Çorniya” Nadya-Kara mıydı gözlerin gerçekten?
Baktıkça, daha bir yaklaşır sana yaklaşır.
İçinde insanın insana sevgisi anlatılır.
Uzun uzun susulur sonra,
Uzun uzun susulur…

Üç gün uyumamıştık Vistül’ün kıyısında.
“Bu mezar babamın” demiştin-büyük bir alanda durup.
Meçhul Asker Anıtı’na sırtımızı dayayıp oturmuştuk
Ölüler Bayramı’ydı-yıldızların altında mumlar
Yerle gök karışır birbirine-yıldızlarla mumlar kaynaşır.
Güneşler unutulur, silahlar unutulur
İnsanın insana sevgisi anlatılır
Uzun uzun susulur sonra,
Uzun uzun susulur…


(1976)

Oben GÜNEY
 


ADELE’ E ŞARKILAR

Bir yorgun adam geçer yanından
Ölümü karanfil gibi tutmuş, göstermez
Hürriyetini, yalnızlığı için kullanır
Bakar mısın arkasından Adele Fernandez?

Yüreği yıkılmış manastırlara benzer
Gözlerinde, unutulmuş ilahiler duyulur
Söyler bakire rahibeler, susar herkes
O ölü rahibeler, o beyaz rahibeler
Sende susup dinler misin Adele Fernandez?

Beklenir sanki biri, özlenir, hatırlanır
Gelmiyen yıllardır çok yakınlardan
Ölü gömülür ama, sonsuzdur Hades
Sürer mi sevgi ses gibi, çiçek gibi
Ağaçlarda kuşlarda Adele Fernandez…?

Belki konar dallarına ölümün, bir kuş
Yavaş yavaş çiçekli geceler olur
Belki varamadığı yerden adamın
Belki de bahçendeki ağaçlarda kim bilir,
Öter durur
Öter durur
Öter durur.

Söyle bana ne zaman insan ölmez ?
Ne zaman
Adele Fernandez ?

7 Eylül 1975
Krakow

Oben GÜNEY



ALEGORİ

Hiç kimse, hiç kimseyi anlamıyor mu, hayret!
Hatta sen beni, ne de ben seni, öyle mi?
Gene de birlikte yaşıyoruz baksana
Kırk yıllık dostlar gibi…

Ben “eflatun” der demez, hemen onaylıyorsun
“Evet diyorsun” doğru, dediğin gibi: “sarı.”
Bu iletişim öylesine köklü ki, anlatamam
Birleştiriyor giderek insanları

Bir yanda vazgeçilmez yalnızlığımız
Diğer yanda dostluğun antik felsefesi
Bugün de böyle geçti, ne kadar da mutluyuz.
Bir kez daha “mucize” kıldık kendimizi


(1980)

Oben GÜNEY



Çocuklarıma II.
YOK İNSAN


Ben ölünce, yüzüm kalır
Yaşadığım yerlerde.
Sanki akşam güneşi vurmuş gibi
Evimizin bir köşesinde

Sonra gece olur,
Karanlık basar
Kimse çevirmez düğmesini
Odamdaki lambanın.

İşte ölüm, böylesi bir kimsesizliktir
Çocuklarım.


Oben GÜNEY



Çocuklarıma III.
VAR İNSAN

Bir susuşla, uzayıp gidiyor gün.
Uzaktaki sislerine doğru yalnızlığın…
Usulca gölgesine sokuluyor ürkek yüzüm,
Bana uzanmış çocuk ellerinizin.

Başım eğik, dünyayı düşünmekten;
Sürgünlerin ezgileri sokaklarda,
Karışıyor sürüklenen zincirlerin sesine,
Sonsuz bir göçe adanmış kölelerde…

Benim başkaldırım yerde kimseler yok oysa.
Mırıltıların yankısıyla dolu bir oda
Loş ve serin sessizliğin ortasında gezinen
Yorgun ayak seslerimden başka…

(1980)

Oben GÜNEY

 

 

BUNUN İÇİN ÖLÜMSÜZ YA…

/ ATATÜRK ‘ E
DESTAN ŞİİR. /


Bir tahta masa;
Üstünde kır papatyası,
Ve çiçeğe uzanmış,
Simsiyah palaskası…

Solgun eli uzanıp,
Alır o palaskayı.
Kalır kır papatyası,
Beyaz sessizlik gibi…
Yürür ışığa doğru.
Gölge kaplar masayı…

Işığın önünde durur,
Mustafa Kemal birden.
Biraz düşüncelidir:
“…İnanıyorsa eğer
Kendine insanoğlu,
Bağımsızlık, bu inancın gerçeğidir…”

Üfler yorgun feneri
Çıkar gergin çadırından,
Kuşanırken palaskayı,
Gözleri, göz bitiminde…
Karanfilleri tanın
Göğün bahçelerinde…

Bir kağnı gıcırtısı
Alacakaranlıktan.
Geçer ve uzaklaşır…
Sonra, bembeyaz bir at,
Dört nala ovalarda,
Şafaklara bulaşır…

Artık sabahtır…

Oturur bir kayanın üstüne
İçine çeker ovayı
Usulca mırıldanır..
“…Bu toprak kokusu
Benim ata toprağımdan…
Bu ince ayaz karlı Toroslar’ındır…
Gözleri bin bir yıldız
Yalınayak çocuklarım
Kendi göğünün altında oynamalıdır…
Kadınım, anam benim
Sırtında iki büklüm
Mermiler taşıyanım
hak ettiğin yakında alınacaktır…”

Susar, dünyayı dinler
Her yer kutsal savaştır..
-Osman, orada mısın?
-Buyrun komutanım
-Söyle emir subayına
Zafere hazırlansın…
“…Ya ötekiler?

Askerim daha uyanmasın..
Yolu uzun, işi zor bugün
Kim bilir hangisinin son uykusu?
Binlerce kez ölmedim mi şehitlerimle?
Ama yaşamak gerek, yaşatabilmek için
Hiç kimse kendisine yaşıyor değil…”

Çıkarır cep saatini,
Zamana bakar.
Yaşam, yüreğiyle aynı atışta…
“…Demek sevgi kadar
İnançta önemlidir
Bu büyük KURTULUŞ’ ta ?”
Evet…

Diye fısıldar geniş ovaya
“Kalkmak zamanı artık..”
“Üflesinler bakalım ezik boruya..
Güneşi görmeden , bizi görmeli düşman
Doğmalıyız sabahına, süngü pırıltısıyla..
Dağların yamacından…”

Ansızın çoğalır ıssız tepe
Canlanır çalılar, taşlar, ağaçlar…
Bütünlenir insanla, yabanıl doğa…
“…Bunlar, yalnız asker mi?
Hayır, yürüyen bir dağ.
Sahip çıkmak istiyor,
Bölüşülmüş toprağına…”

Yankılarla dağılır
Seslerin fırtınası
Sarsılan bir köklü toprak,
Pırıltılar içinde…
Sanki ışık denizi,
Kaplamış uzakları
Bir anda yer yüzünde…

“…Bilinç, ağaç değildir ki,
Yeşersin tek başına.
Vatana toprak gerek
İnsan gerek, insana

Henüz yorum yapan olmamış.

Yazdır Tavsiye Et
  Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
 
 
 
ÜYE & YAZAR GİRİŞİ
Üye Girişi
Yazar Girişi
 
ÜYELERİMİZDEN
 
 
DUYURULAR
İBB Şehir Tiyatroları’na TOBAV Tiyatro Çırakları Başarı Ödülleri’nde 5 Ödül
Soner Çakmak: Alacakaranlık Notları Resim Sergisi, 18 Mayıs - 1 Haziran düş yolcusu sanat durağı Sanat Galerisi
KARMA SERG VARDİYA: Fuat Acaroğlu Özlem Acaroğlu Yiğit Altıparmakoğulları Levent Aygül Can Aytekin Ayfer Karabıyık
EKİP TİYATROSU MAYIS OYUNLAR
Düş Yolcusu Sanat Durağı, Öznur Eren Resim Sergisi: 5 Mayıs - 17 Mayıs 2012
Bilgi Eğitim / Seminer / Felsefenin Sanata Bakışı / 5 Mayıs 16 Haziran
Bilgi Eğitim / Seminer / Felsefenin Sanata Bakışı / 5 Mayıs 16 Haziran
 
 
ANKET
 
yükleniyor...
anket sonucunu göster>>
 
E-Veri Bilişim Hizmetleri