GÜNDEDÜN
İstanbul Oyunlarına Mektuplar
İstanbul, 26.10.1992
“ALTI DERECE UZAK” oyununun eleştirisi:
Genel olarak:
Bir dar açı çizelim. Bu açının bir kenarına “Sosyal Boyut”, öteki kenarına; “Çözümsüzlük ve Tepki” yazalım. Soyut olarak çizdiğimiz bu dar açıyı tam ortadan ikiye bölen; bir de açı ortay çizelim ve bunun da üstüne “Psikolojik Boyut” yazalım. İsterseniz bu açıyı altı derecelik bir açı olarak düşünebilirsiniz.
Bu üç boyut, bir noktadan çıkarak ve kesişmeden açılım yapacaklar. Ancak, bütünlük hiç bozulmayacak… Sosyal boyut içinde dengesizlik, komiklik, tutkunun yükselişi ve yaşam farklılığı olacak… Psikolojik boyutta; bir yandan bireylerin psikolojik alanların çatışması, öte yandan birey psikolojisinin öne çıkışı ve tüm bunların üstüne “Toplum Psikolojisi” nin ağırlığı oturacak. Bu karmaşık olaylar yumağında, sonuç; “Çözümsüzlük ve Tepki” bileşiminde yol gösterecek, ana düşünceyi bir altın tepsi içinde sunacak seyirciye…
Elizabeth (Rozet Hubeş) ne diyordu: “Para çekmek istedim… Makine kartımı yuttu. Telefonla, merkezi aradım: Paramın tümünü harcamışım; hesabım kapatılmış…” Salonda bir iç gülüşme… Seyircinin çoğunun başına gelmiş bu kredi kartının makineler tarafından yutulması. Fazla değil; beş altı yıl önce bir oyunda böyle bir konu geçse, bunun ne demek olduğunu; ne anlama geldiğini düşünemezdik… Çağdaş ve güncel konulu yabancı oyunların, başka toplumlarda özgün olarak oynanabilmesi için; ayrıca bir toplumsal altyapı da gerekiyor. Bu oyun; konu, içerik ve diğer yönleriyle; bizim toplumumuza yumuşak bir iniş yapıyor hiç yadırganmadan…
Oyunu yöneten Tunç Yalman’ın tüm bu boyutları çok iyi hesap ettiğini, oyunun dokusunda bu dağılımı dengeli olarak yaptığını bir seyirci olarak gördüm ve bu beni mutlu etti. Tunç Yalman’ın bir Taç Mahal gibi oyunu yeniden inşasında; proje ve teknik becerisinin övgüye değer görülmesinin dışında, belki de tek eleştiri; kullandığı malzemede zaman zaman aradığını bulamaması ve eline ne geçtiyse onu kullanması. Kısaca; mermer yerine ponza taşı.
Oyunun bütünü için söyleyeceklerimi; oyuncularla baş başa kaldığım bölümlerde aktarmayı düşündüğümü belirtirken, çok güzel bir-iki konuyu tartışmak istiyorum:
Oyunda Final
Oyunlar seyrederiz, yıllar sonra anımsadığımızda bir gündedün (nostalji) olarak yaşadığımızda ilk karşımıza çıkan, son sahne, kısaca finaldir… Öyle oyunlar vardır ki; tümüyle belleğimizdedir ve finali hiç anımsamayız. Örneğin; “Resimli Osmanlı Tarihi” oyununda olduğu gibi. Özellikle seyirciyi de içine çeken oyunlarda; son sahnelerde oyunun temposunda bir tırmanış, final öncesi vurgular ve sonuçta unutulmaz, etkileyici, seyircinin dışında, içe dönük bir son sahne; kaçınılmaz olarak beklenmektedir. Yakın zamanda seyrettiğim oyunlardan örnek vermek gerekirse; “Afife Jale, Kedi Oyunu, Çıkmaz Sokak Çocukları” anlatmak istediğim konu için iyi birer örnek oluşturmaktadır. “Altı Derece Uzak” oyununda, benim aradığım final var mıydı? Yoktu. Başka bir deyişle bu oyunun finali; çok zayıf.
Oyun için sahnede yardımlaşma : Öyle an olur ki; oyun içinde sahnede oyuncuların giysilerinin çıkarılmasında, aksesuarların iletilmesinde yardımlaşmaları kaçınılmazdır. Özellikle tiyatroların turne oyunlarında bazen bu konu ek görev ve bir iş olarak oyuncuların karşısına çıkar. Ancak, bir oyuncuya gereksiz yere sahnede aksesuarcılık görevi verilmesi; diğer oyuncuyu sahnede yükseltirken, işi yapan oyuncuyu da oyundan düşürür, bir sahne teknisyeni durumuna sokar. Seyirci olarak; Altı Derece Uzak oyununda Ousia ve Faln’ın gece giysilerinin çıkarılmasında ve kulise götürülmesinde diğer iki oyuncunun aksesuarcı gibi kullanılmasını hiç doğru bulmadım ve bu sahneyi sevmedim. Bu sahne; bir ışık oyunuyla ve fonda güzel bir geçiş müziği ile çözümlenemez miydi ? Diyeceksiniz ki tüm oyuncular ikinci perdede beyaz koltuk takımını hamal gibi taşıdılar. Doğrudur. Ancak, işte bu gereklilik; oyunun bütünlüğü açısından kaçınılmaz. Kişiye hizmet değil, oyuna hizmet…
İşbaşında Eğitim, Gençler ve Ustalar : Yine bu oyunda çok dikkatimi çeken; genç oyuncu grubunun sahneye girişlerinde, oyunun kalitesinin “genç oyuncular” ve “usta oyuncular” olarak, belirgin bir biçimde ikiye ayrılmasıydı. Ustalar ne kadar oyunun kalitesini arttırdıysalar; gençler de o denli düşürdüler. Anlamadım gitti; bir arkadaş grubu neden sahneye nöbet değiştiren asker düzeninde girer?.. Yine bire bir sahnelerde de gençler çok zayıf kalıyorlar. Buna en iyi örnek; Tomris İncer’e bakıp, öğrenilecek çok şey var. Eğer genç sanatçılar bu oyunda dikkatli olmazlarsa; oyunun temposunu düşürmekle kalmazlar, kendi kariyerleri için de kötü bir not olur. Açıkçası pek söylemek istemiyorum ama; oyunun amatörler ve profesyoneller diye iki parçaya bölünmesini doğru bulmuyorum.
Dekor
Oyunun dekorunu çok beğendiğimi söylemeliyim. Biz seyirciler için modern anlamdaki çok işlevli dekorlar biraz can sıkıcı olur. Sanki malzemeden çalınmış duygusuna kapılırız… Oyun bu dekor üstüne tam oturuyor. Özellikle ikinci perdede koltuk takımı vb. sahne dışına alınmasına karşın; bir seyirci olarak hiçbir rahatsızlık duymadım. ayrıca bu küçük sahnede çok güzel bir fon derinliği sağlanmış olması beni mutlu etti. Sahne çok ekonomik ve akıllıca kullanılmış. “Kedi Oyunu”nda sahnenin yarısının nasıl çöpe atıldığını gördükten sonra; Ersin Satgan’ı tüm kalbimle kutluyor ve teşekkürlerimi sunuyorum. Bu güzellik karşısında; dekorda, “Batı Yakasının Hikayesi”nde olduğu gibi gökdelenlerin görünümünü, ışıklı olarak aradıysam da, en arka fonun önündeki siluet kontriksiyon dekora dikkat edince, buna gerek duymadım. Zaman içinde belki tek olumsuzluk; gergi panoların, zayıf ışık altında gergi bombelerini kusmaları ve örselenmiş duygusu vermeleri, özellikle az ışıkta… Bunun için de ; taşıma ve yer değiştirme işlemlerinde bu konuya dikkat edilmeli ve gergi panoların örselenmemesine dikkat edilmeli. Yoksa bu güzel dekora yazık olur ve oyunun bütünlüğü bozulur.
Röprodüksiyon : Önce bu sözcüğün oyun broşüründe doğru yazılıp yazılmadığının incelenmesini öneriyorum. Dekor içindeki en önemli güzelliklerden birisiydi. Rıfkı Demirelli’yi kutluyorum. Aklımdan geçen: hani oyun afişten inince Şehir Tiyatrolarının Sahne Amirliği’ne gidip; “ver elini” biçimiyle sıkı bir pazarlık yapıp bu tabloyu satın alıp evime asmayı çok isterdim. Çocuklarım, gelecekte torunlarıma bu tabloyu gösterip; bir oyunda kullanıldığını anlatarak övünürlerdi… Yine de bu son yazdıklarımı Sabancı’nın Ayşegül Nadir’in duymasını istemem… Ne olur, ne olmaz; bakarsın kapıverirler. Röprodüksiyon güzeldi, çok güzeldi…
Vincent Van Gogh’un “Zambaklar” tablosundan söz ediliyor oyunda. Sanırım şu zengin Japon’un satın aldığı tablo. Benim kuşkulu olduğum nokta; Van Gogh’un “Zambaklar” adında tablosunun olmadığı. Sanki o tablonun adının “İris Çiçekleri” gibi bir şey olduğu… Bu “Zambaklar” sözcüğü bir çeviri hatası olabilir mi? Ben de yanılıyor olabilirim… Bulabildiğim kadarıyla Van Gogh’un çiçekli tablolarının adları şöyle :
- “Günebakanlar” 1887 Tual 43x61 cm
- “Bir Vazoda Çiçek Tarlası” 1888 Tual 65x54 cm
- “Günebakanlar Vazo” 1889 Tual 95x73 cm
- “Sain-Paul Huzurevinin Bahçesindeki Zakkumlar” Saint Remy 1889 suluboya 61x47 cm
- “Kestane Ağacı Çiçekleri” Auvers-Sur-Oise 25 Mayıs 1890’dan önce Tual 41x32 cm
- “Bir Vazoda Karanfil ve Şebboylar” Auvers-Sur-Oise Haziran 1890 Tual 41x32 cm
- “Vazo ve Papatyalar” Paris 1886 sonbaharı Tual 40x56 cm
- “Zakkumlar ve Kitaplarla Natürmort” Arles, Ağustos 1888 Tual 60x73 cm
- “Çiçeklerle Bardak” Auvers-Sur-oise, Haziran 1890
Kostüm
Genelde kostüm, özenli ve başarılı. Kutluyorum. Paul’un pembe gömleği konusunda; zayıf kalan bir pembe gömlek diyebilirim. Sanki biraz gül kurusu hafifliğinde… Biraz daha “cart” pembe mi olmalı ? Bilmiyorum… Yine; Paul’un aşçı gömleğinin arka kuşaklarının oyun içinde kolaylık sağlaması açısından dikilmiş olması (veya bağlanmış) kolaylık yerine; aksilik yarattı. Paul’un üstünde çarpık bir simetri oluşturdu ve onun bu roldeki inandırıcılığını bozdu.
Bu güzel kostümlerin oyuncuya yardımcı olabilmesi için, tüm oyuncuların makyajlarına özen göstermeleri gerekiyor. Merak ediyorum; özellikle erkek oyuncular, sahneye makyajsız mı çıkıyor? Özellikle Mustafa Alabora’nın yüzündeki o sarılık, insanı tedirgin ediyor… Ayrıca, Paul’un zenci makyajında; dudak içi kırmızılığı ile el içi kırmızılığı gerekir miydi? Aşırılığa kaçmadan bu nasıl çözümlenir?... Ben, yalnızca yüksek sesle düşünüyorum ve işi ustasına bırakıyorum…
Oyunculara geçmeden önce; broşürde dikkatimi çeken bir konuyu biraz renkli olarak size aktarmak istiyorum: Diyorum ki; parayı cebimize koysak, Amerika’nın ünlü vesternlerinden “Kahraman Şerif, Küçük Dev Adam, Kurtlarla Dans” filmlerinden birisinin senaryosunu satın alsak. En iyisi “Kurtlarla Dans” filmi… Bu filmi Göreme yakınlarında peribacalarının arasında çekmeye başlasak. Önce at gerekli. Muğla, Denizli yöresinden; kuyruğunu dikerek yüz metreden fazla koşunca yere serilen cirit atlarımızı getirsek… Eskişehir’den Tatar soylu yurttaşlarımızı toplayıp, kafalarına hindi tüyü takıp, onları da Siu Kızılderilileri yerine oynatsak ve böylece “32 kısım tekmili birden” film tamamlasak. Film bitti. Ama bir afiş gerekli… Benim aklıma en iyilerinden bildiğim Mengü Ertel geliyor… Gerçi yapmaz ama… O’na bir de afiş yaptırsak. Ancak, afişin üstüne de “Bu film Amerika’da şuna… şuna… şuna… Oscar adayı olmuş ve Oscar kazanmıştır” diye yazdırsak. Biliyorum Mengü Ertel yazmaz… Başkasına yazdırırız. Şimdi ne oldu? Bizim yaptığımız “Kurtlarla Dans” filmi, o Oscar alan film mi oldu?... Neden böyle diyorum; broşürdeki Amerikan ve İngiliz basınından seçmeler, beni hiç bağlamaz… Aksine kafamı karıştırır, hedef şaşırtır. Biz seyircileri hazırcı yapar. O sözlerin tümü o toplumsal ortamlar ve o mekanlar için geçerlidir.
“Hayret verici… Yüceltici, şaşırtıcı bir oyun… Kendi iç dünyamızda belli belirsiz varlığını duyduğumuz duygularımızı algılamamıza yol açıyor… Son derece komik, etkileyici ve şiirsel. Clive Barnes, New York Post” Şimdi Clive Barnes’ın dediği mi oldu, Kadıköy Haldun Taner Sahnesinde? Açıkçası; Jack Tinker’in, Frank Rich’in , Jhon Peter’in, International Herald Tribune’nin, USA Today’in, İndependent’in Malcolm Rutherford’un söyledikleri benim umurumda değil! Biz ne yaptık, biz; birbirimize nasıl bakıyoruz? Bunları neden mi yazıyorum? Neredeyse elimdeki oyun broşürünün üçte ikisi Amerikan ve İngiliz basınından alıntılarla dolu. Hani yıl 1940-1950 dahası 1960 olsa; bir derece su götürür. Şimdi; 1992 yılında, bu yazılanlar bana ALTI DERECE UZAK.
Bir basın bildirisinde yer alacak olan bu “alıntı görüşler” yerine; değerli Yönetmenimiz Tunç Yalman “OYUN VE YAZARI” bölümündeki “insan ve yönetmen” olarak nasıl yaklaştı, veya başka bir tiyatro adamımız buna benzer konularda görüşlerini yazsaydı; biz seyirciler daha mutlu olurduk. Benim Tiyatromun Amerikan, İngiliz basınından gelecek yapay payandalara gereksinimi olamaz. Bunu bize kim öğretti? Sizler! İstanbul Şehir Tiyatrolarının değerli sanatçıları ve ülkemin tüm oyuncuları… Su sıfır santigrat derecede donar. Nerede donar; deniz seviyesinde. Demek ki su; her yerde, sıfır santigrat derecede donmaz!
OYUNCULAR
Ouisa rolünde, Alev Gürzap: Başarılıydı, kutluyorum. Oyunun temposunun devamlılığı açısından sahnede çırpındı durdu. İşi şansa bırakmadı. Bu gayretiyle de genç oyunculara örnek oldu. Final öncesi sahnelerden birinde; Paul ile telefon konuşmasında; Paul sahnenin ortasından boşluğa, seyirciye konuşuyor. Ouisa, sahnenin sağında yine sağ boşluğa salon dışına konuşuyor. Bu durumda; konuşmaları seyirci üstünde kesiştiremiyoruz. Acaba Ousia, yine aynı yerde sağ boşluğa değil de; sola doğru; seyircinin üstüne konuşamaz mı? Böyle olunca; Paul ve Ouisa’nın konuşmaları salonda seyirci üzerinde çakışacak ve biz seyircilerin izleme zorluğu kalkacak…
Flan rolünde, Mustafa Alabora: Sanatçımızı çok farklı rollerde ve tiplemelerde seyretmeme karşın; bu rolde yadırgamadım. Bir bakıma; bir yenilik. Başarılıydı, kutluyorum. Özellikle tablo satıcısının, daha doğrusu resim sanatına tutkun insan tiplemesinde; çok inandırıcıydı. Büyük resim ustalarını anlatırken; bilgilenerek dinledim, sanki sanat tarihi dersindeymişim gibi… Yeniden teşekkürler…
Geffrey rolünde, Erdoğan Gemicioğlu: Ousia ve Flan’ın bizlere Geffrey’in çok önemli kişi olduğunu birçok kez söylemelerine karşın; Erdoğan Gemicioğlu, nedense öyle görünmemekte direndi. Acaba “Şampiyonlar” oyunundaki o dinamik rolden sonra bu rol; çok mu küçük geldi?
Paul rolünde, Hüseyin Köroğlu: Sanırım “Paul” rolünden, Hüseyin Köroğlu biraz korkuyor. Bu rol O’nu eziyor. Bana göre; çok yanlış oynuyor… Düşünüyorum da; O’na çok mu baskı yapıldı? “şöyle olacak, böyle olacak …” diye. Sanki eli kolu bağlı. Bu oyundaki “Paul” asla doğal olamaz. O bir aktör… O’na verileni alıyor ve yaşamda oynuyor. Ne var ki bizim Paul’umuz Hüseyin Köroğlu; Paul’u yaşamaya çalışıyor. Bana göre “Paul” yaşanmaz, oynanır. Aşçı oynanır, üniversiteli oynanır. Gerçek Paul eşcinsel oynuyor, saygılı genç oynuyor… Bu rol, bir düz çizgi rolü değil, bir trend rolü. Aynı ses tonuyla, aynı mimikle; bu rolün baştan sona götürülmesi olanaksız. Bana göre bu rol; pilli bebek gibi oynanamaz. Bu rol için ne istediğimizi anlatabiliriz de, nasıl yapılacağını anlatamayız. Kısaca; Yönetmen “ağla…” diyorsa, ağlayacaksın. Eğer ağlayamıyorsan Yönetmen ne yapacak? Bunun hapı yok ki at ağzına, üstüne bir bardak su iç olsun bitsin…
Çok merak ediyorum; Hüseyin Köroğlu, Aktör Kean rolünde Cihan Ünal’ı izledi mi? İzlemediyse yazık olmuş derim. Eğer izlediyse; Cihan Ünal, örneğin Yahudi bir taciri nasıl oynuyordu? O, kısa geçişmeli, ancak farklı tiplemeleri Cihan Ünal nasıl yapıyordu? Hüseyin Köroğlu’na bir örnek daha vermek istiyorum oynadığı oyundan: Mustafa Alabora “Cezanne” diyor, “resim, renk” diyor… Bunları söylerken de; tam bir sanat ekspertizi, işinin ustası olarak; bilerek, inanarak heyecan dolu söylüyor. Alabora bunu nasıl başarıyor? Ya bu konuda yılların resim sanatı birikimi var, ya da; oturdu resim konusu üzerine yalnız bu rol için masa başı çalışması yaptı, hiç kimse O’ndan bunu istemeden… Biraz da “sanatçı” olmak bu, değil mi?
Çıplak adam rolünde, Cem Uras: Önemli bir rol. Seyirciyi şaşkına çeviriyor. Paul’un foyalarının çıkmaya başladığı dönüm noktası… İnandırıcı olunması gereken bir rol. Cem Uras inandırıcıydı.
Kitty rolünde, Tomris İncer: Çok başarılıydı. Her sahneye girişte, her konuşmasında oyunun temposu yerine oturdu ve oyunun kalitesi arttı. Tam bir profesyonellik örneği gördük. Hiç zorlanmadan, dikkatli ve temiz bir oyunculuk… Daha ne söylenebilir? Kutluyorum ve teşekkürlerimi sunuyorum…
Larkin rolünde, Demiray Erül: Önemli rollerden bir tanesi. Larkin, bu haliyle sahnede burjuva görünmüyor. Yaratacağı tip konusunda biraz cesur ve girgin olmalı diyorum.
Ergun Işıldar : İçimden her rolün adamı demek geliyor. Oynadığı rollerden en çok “Kapıcı” rolünü sevdim. Sivil Polis rolü; önemli bir rol ama; aksine Ergün Işıldar bu rolü sanırım pek sevmiyor. Burada, biraz da kostüm olumsuzluğu var gibi geliyor bana… Daha çok Tapu Dairesi Memuruna benziyor o kostümlerle…
Dr. Fine rolünde, Turgut Arseven: Oyuna girdiği an, tempoyu yakaladı ve yeni bir soluk getirdi.
Diğer genç oyuncular: Elizabeth rolünde Rozet Hubeş çok başarılıydı. Neredeyse o güzel oyunu ile bizlere Paul’u unutturdu. Bick rolünde Ali Karagöz; Rozet Hubeş ile tam bir uyum içinde oynuyorlar. Sahneye girmeleriyle birlikte; oyuna taze bir soluk geliyor. Woody rolünde Bahtiyar Engin, Trout rolünde Engin Alkan için söyleyebileceğim; diğer gençlere oranla başarılı oldukları. Kutluyor ve teşekkürlerimi sunuyorum…
Sonuç
Nasıl olursa olsun, ulaşılan yüksek gelir düzeyinin hazır yaşan biçimi; topluma ve bireylere karşı “benlik” veya “kişilik” olarak bir kartvizit gibi sunulunca; toplumda var olan Paul’lar, o kartvizitleri kendilerinde uyandırılmış yeni yaşam biçimleri için, bir araç olarak kullanacaklardır.
Gelinen en uç noktadaki yatay ve yüzeysel yaşam biçiminin yan geçişlerindeki koşullandırma ve ön yargı; bir at gözlüğü gibi bizi bağlamışsa; her an kapımızı bir Paul çalabilir. Buna hazırlıklı olmamız gerekir. Üç boyutun “çözümsüzlüğü” çözüm gibi göstermesindeki tuzaklardan kurtulmanın yolu; bireysel ve toplumsal derinliği unutmamamızda yatmaktadır. Belki de en önemlisi; bizlere Kediler filminde “kedi” rolü önerenlerin, aslında bu rolleri çoktan paylaştıkları ve aradıklarının “fare” olduğunu önceden kestirebilmektir…
Oyunun yıldızlı değerlendirmesi : * * * * * Tam yıldız, (J) Joker.
Oyunun tümü : * * * * J
Yöneten Tunç Yalman : * * * * J
Dekor Ersin Satgan.... : * * * * *
Kostüm Sevim Çavdar. : * * * * J
Oynayanlar :
Ouisa Alev Gürzap : * * * * *
Flan Mustafa Alabora : * * * * J
Geffery Erdoğan Gemicioğlu : * * * J
Paul Hüseyin Köroğlu : * * * *
Çıplak Adam Cem Uras : * * * *
Kitty Tomris İncer : * * * * *
Larkin Demiray Erül : * * * J
Sivil Polis Ergün Işıldar : * * *
(Polis Kapıcı)
Woody Bahtiyar Engin : * * * *
Tess Ayşen Çetiner : * * J
Ben Aziz Mullaaziz : * *
Dr. Fine Turgut Arseven : * * * *
Doug Ersin Umulu : * *
Trout Engin Alkan : * * * *
Bick Ali Karagöz : * * * *
Elizabeth Rozet Hubeş : * * * * *
Röprodüksiyon Rıfkı Demirelli : (Teşekkürler)
Tevfik YALÇIN
Yorum Yaz
|
|||||||||
























