GÜNDEDÜN
İstanbul Oyunlarına Mektuplar
İstanbul, 12.11.1994
“GÖZLERİMİ KAPARIM VAZİFEMİ YAPARIM” oyununun eleştirisi:
Oyun, Harbiye sahnesinden sonra Gaziosmanpaşa Sahnesine gitti. Kendime, bu oyunu ikinci kez izleme şansını ; Kadıköy Haldun Taner Sahnesinde uygun gördüm. Öyle de oldu.
21 Aralık Çarşamba günü saat 15.00 de oyunu ikinci kez izledim. Kimlerle? Kadıköylü kadın seyircilerle…Bu seyredişimde; Oyunun ikinci bölümüne yapılan doğru eklemeler, danslar, şarkılar; oyunun ikinci bölümünü, birinci bölümüyle aynı düzeye çıkarmış ve verilmek istenilen; ana düşünce ve yaratılmak istenilen; “VİCDANİ TİPLEMESİ” karakterden çıkıp, tam bir “tip” olmuş. Benim gibi, onun gibi…
Kadıköylü kadınlar bir harika!.. Onlarla oyun seyretmek büyük zevk!.. Sekreter sınavı sahnesinde Yemin Gezgin’ i alkışladık ve havada perende atmasını “aaaa!..” diye hayretle izledik. Doğal ki onu işe de aldık. Ama; Hikmet Körmükçü’ nün işe alındığını görünce; Kadıköylü kadınlar, bu işe çok bozuldu… bir de; şu Vicdani’ nin uçağı kaçırıp, karısını ve patronunu alt alta üst üste gördüğü sahnede “ayyyyy!..” diye çığlığı bastık… Ne dersin.. İnsan pisikolojisi; gönlümüzde yatırdığımızla, yatağa yatırdığımız aynı şey değil... Allahtan sahnedekiler biz değildik... Açelya akkoyun' ’ daha iyi bulduğumu ve özellikle paşanın kızı sahnesinde; ".“... ne bileyim... sanki içimden yaverliğe bende mi talip olsan..." diye geçirdim.
İlk yazında Naşit özcan’ a haksızlık yaptığımı sanmıyorum… İnanıyordum ki bu oyuncu; oyunun her oynanışın da çok daha iyi olacak ve finalde bizlere gerçek yüzümüzü gösterecek… Öyle de oldu. Oyunun Vicdani’ si Naçit özcan ; unutulmaz güzellikte bir final yaşattı biz Kadıköylü seyircilere… Finalde, orkestra elemanlarının büyük bir dikkatle oyunu izleyişleri; beni çok duygulandırdı. Burada Naşit özcan’ ı kutluyor ve teşekkürlerimi sunuyorum. Final çok güzeldi…
Seyirciler açısından söylenecek; Haldun Taner Sahnesi gişe çalışanlarının ve tiyatronun yöneticilerinin Allah yardımcısı olsun!… İnsanlar bilet alabilmek, oyunu izleyebilmek için birbirlerini yiyorlar… kan gövdeyi götürüyor… Dilerim bu oyun 1995 yılı içinde bir kez daha Kadıköy’ e gelir ve bir-iki ay oynar… Ne de olasa Haldun Taner’ in oyunu; Kadıköy Haldun Taner Sahnesinde seyretmenin tadı bir başka oluyor…
HER BAŞARI ÖDÜLÜ HAKKEDER!..
Çok sevdiğim ve saydığım benim Hayati ağabeyim; Sanat Eleştirmeni Hayati Asılyazıcı; “Ben 1970’li yıllarda Polonya Tiyatrosu üstünde yazılar yazdığımda; batı, kendi doğusundaki gelişmeleri görmezden geliyordu…” diyor. Yani; Polonya da tiyaro mu olur? Işte böyle bakıyorlarmış. Polonya Devleti 1973 yılında Hayati Asılyazıcı’ya “En İyi Yabancı Eleştirmen” ödülü verdiğinde; Polonyalı tiyatro adamları ve sanatçıları; kendi tiyatrolarının .çok iyi bir gelişme içerisinde olduğunun farkındaymışlar… bizim koca .Nazım’ın deyişiyle Derya üzereler…”, ama deryayı bilirlermiş. İşte bu noktadan sonra kendini beğenmiş budalalar dünyası Batı; Grotovskilere, Josef Şaynalara, Vişnevskilere; şapka çıkarmaya başlamış ve istemese de hakkını vermiş Doğu Avrupalı insanların...
Benim Tiyatrom da iyi bir gelişme içinde… Ama insanlarım? Tümü değil bir bölümü; gelişmemekte direnmekte… Her başarı ödülü hakkeder. Başarı cennete atılan bir adımdır… Gel sen anlat bakalım; cehennem zebanilerine, “başarı” nın cennete atılan bir adım olduğunu… Anlamazlar! Anlamasınlar!… Halkın da pek bilmem neyindeydi…
EL LEŞTİRMEK - GELİŞTİRMEK
EL LEŞTİRMEN - GELİŞTİRMEN
Okuyorum… şu sanat üzerine eleştiri yazılarını… özellikle Tiyatro üzerine; oyun eleştirilerini… Bizim tiyatro eleştirmenleri tümü değil, ama bir bölümü “evde kalmış kızlara benziyor…” Bak şimdi; yaptıkları işin adına bak! “ELEŞTİRME”. Ben , “GÜNDEDÜN İstanbul oyunlarına mektuplar” yazılarıma başladığımda bu sözcüğü kullanmamak için çok direndim… Olmadı! Bir ara “ÖV-SÖV” diyeyim olsun bitsin dedim, oldu olacak!..Oben Güney Ağabeyim izin vermedi bu sözcüğü kullanmama… Ben yazarken de “… oyununuz Hakkında;” diyemezdim, Belediye Fen İşleri Daire Müdürlüğü yazılarında olduğu gibi… Elimiz mahkum; biz de uyduk modaya, takıldık yanlışın kuyruğuna ve yazılarımızda “eleştiri” sözcüğünü kullandık. Yağma yok! Artık bu “piç” sözcüğü kullanmayacağım!.. Bu aptallığa devam etmeyeceğim!.. Ne mi Yapacağım? Bak, anlatayım…
Olayın nerede geçtiği kesin olarak bilinmiyor. Biz olayın İstanbul’ un bir köşesinde geçtiğini varsayalım.
Anlatılan şöyle:
Bir karı-kocanın bir tek oğulları varmış. Aslan gibi delikanlı bir oğul. Okuyabildiği kadar okumuş, ama bu işin sonunu getirememiş. Askerlik çağı gelmiş; gitmiş, vatan borcunu ödemiş. Ondan istenilen herşeyi elinden geldiğince yapmış.
Okul yarıda kalmış, askerlik bitmiş… Eee… artık bir baltaya sap olma zamanı gelmiş. İş aramış; elinden geldiğince... Gazetede ilan görmüş; gitmiş… Dost ahbap önerisine uymuş; arkası yazılı kartlarla işyerlerine başvurmuş… Olmamış. Ya öğrenimi az gelmiş, ya da yabancı dil istemişler, bazı işleri de o sevmemiş…
Oğlanın babası kudum kudum kuduruyor; ağzına geleni söylüyormuş… Oğlunun yüzüne değil; arkasından, ama karısının tam alnının çatına… Ana yüreği dayanamaz ki olanı biteni anlatmış oğluna bir an önce bir baltaya sap olsun, oğlu ve evdeki kocasının azması; dursun diye… Kolaymı İstanbul Kentinde bir balta bulmak ve ona sap olmak?
Oğlan eve geceleri geç gelmeye başlamış… Anası pencere dibinde oğlunu bekler, yemekler de kapaklı sağanda… Eve usulcacık girerken anasının açtığı kapınan oğlan; ihtiyar baba “Öhö… öhö…” diye başlarmış öksürmeye. Oğlan daha da geç gelmeye başlamış eve… Görmemek için babasının yüzünü ve de duymamak için o sinsi öksürük sesini… Oğlanın anası kapı menteşelerini zeytin yağı ile yağlamış gıcırdamasınlar, oğlunu ele vermesinler diye… Hiçbir şey para etmemiş ve oğlan ne yapsa ne zaman eve gelse; o suçlayıcı öksürükler kesilmemiş. Artık evden harçlık da alamaz, anasının pazar paralarının üstünden arttırdığı da yetmez olmuş… ihtiyar, tam bir mali müşavir gibi evin gelirini-giderini sıkıya almış.
Öykü devam ede dursun; İstanbul kentinde baltalar bir azalmış bir azalmış… Ama saplar da bir çoğalmış bir çoğalmış ki sorma gitsin…
Olan olmuş. Oğlan dayanamamış bu tavırlara bir daha gelmemiş kendi evine… İhtiyar karı-koca; bir iki gün beklemişler geri gelir diye… İhtiyar adam içinden geçirirmiş “burnu sürter, geli eve… Nereye gidecek, kimin kapısını çalacak. Adama iş vermeyen, neden aş versin ki bu İstanbul kentinde…”
Aradan günler geçmiş, haftalar geçmiş ve de aylar… Dayanamamış ihtiyar sormuş karısına:
“Nerede bizim oğlan? Kimde kalır?” Kadının iki gözü iki çeşme “Bilmem!” demiş. Adam sinirlenmiş: “Bire kadın: sen anası değil misin? Nasıl bilmezsin?..” İhtiyar kadın şaşkın; “nereden bileyim! Söylene söylene kaçırdın aslan oğlumu evden. Sen babası değilmisin? Sen bil!.. Bir karşına alıp konuşmadın oğlunla! Bir dinlemedin!… Söylene söylene el’ leştirdin oğlunu kendi evine… Yazıklar olsun sana ve senin gibi babalara!…
Ne bilen, ne gören olmuş; nerededir ve nicedir bir baltaya sap olmak isteyen, kendi evine el olan oğlanı. Söylence odur ki; Sarayburnundan denize attı kendini” diyenler olmuş, “Almanya’ ya işçi olarak gitti” diyenler… “Askerdeyken bir yavuklusu vardı; onun yanına içgüveyi gitti” diyenler de olmuş. El’ leştirilen oğlanı bir daha kimse görmemiş. Çok sorulmuş, soruşturulmuş, ama bulunamamış, ondan bir daha hiç haber alınamamış...
Sevgili Savaş Dinçel,
Pek güzel olmasa da bana göre her sözcüğün kendine özgü bir öyküsü vardır. Bizim ELEŞTİRİ ve ondan türettiğimiz ELEŞTİRMEN sözcüğünün kökü “EL”. Nasıl el? Gözlük ve gözlükçü sözcüklerinin türetildiği “göz” sözcüğü gibi bir organ olan EL mi? Bu durumda ; organ olan “EL” den nasıl Eleştiri-eleştirmen sözcüğünü türetebiliriz? Bu Gözlük ve gözlükçü sözcüklerini “KÖR” kökünden: körlük=araç olan gözlük, körlükçü= körlük aracını satan kişi yer vb. İşte Eleştiri sözcüğündeki “EL” kökü organ olan el değildir; yabancı anlamına gelen “EL, EL KIZI, EL OĞLU” sözcüklerinde anlamını bulan “EL” dir. Bu durumda bir şeyi yabancılaştırarak nasıl sanat ve bilim yapılır? Olası değil! Kim kendine “Eleştirmen” der ve niteler; benim umrumda değil? Ancak bazı kavramların yanlış kullanılması ve sözcüklerin köklerinden yanlış sözcükler türetilmesi sonucu; yapılan işin, adı konulan işin niteliği zamanla değişir.
Ben, yapılan işi yozlaştıran bu “ELEŞTİRİ” sözcüğünü bu yazdığım satırlardan sonra bir daha kullanamayacağım. Ben bu sözcük yerine yapılan işin karşılığına “GELİŞTİRME” bu işi yapanlara “GELİŞTİRMEN” diyeceğim. İşte böyle olunca, bize sunulanlara bu kavram altında bakınca; öznellik, önyargılık ve çamur atma yerine; daha çok bilimsel temellere oturmuş ya da oturtulmaya çalışılan bir iş ile karşı karşıya bulunduğumuzu bilmek zorundayız. Bu gün “Yabancılaştırma” nın sağladığı kavramsal kolaylığı iş sananlar; “ GELİŞTİRİ” nin yüklediği ağır sorumluluğu kolayca kaldıramazlar. İşte o zaman herkes yerini, haddini ve gücünü iyi bilir. Yapılan iş; bir silah gibi kişi ve kurumlara yöneltilemez. Ne dersin sevgili Savaş Dinçel, haksızmıyım?
1991 yılından 1994 yılına dek; İstanbul Şehir Tiyatroları’ nın sergilediği oyunlarından da yedi tanesinin geliştirilerini yazdım. Bir de son mektup yazdım; bilinsin istedim, “artık seyrettiğim oyunların geliştirisini yazmayacağım” diye…
GÜNDEGÜN İstanbul Oyunlarına Mektuplar da “PERDE” dedi… Dileğim; temiz yürekli sanat seyircileri, benim açtığım bu yoldan yürür ve dördüncü boyuta gelir…
Beni bağışla ve yanlış anlama; oyunun yıldızlı değerlendirmesinde bu ikinci seyredişimden sonra bazı değişiklikler yaptım. Bunu ilk kez bir Sahne Tasarımcısı için yapmış ve bende kalan ½ yıldızını (*) severek geri vermiştim. Şimdi sıra senin oyununda…
Tevfik YALÇIN
GÜNDEGÜN İstanbul Oyunlarına Mektuplar
GÖZLERİMİ KAPARIM VAZİFEMİ YAPARIM
Oyunun yıldızlı değerlendirmesi: ***** Çok başarılı (J) joker
Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım
Yazan: Haldun Taner
Oyunun Tümü..…………………….……………..: * * * * J
Yöneten………………………....Savaş DİNÇEL : * * * * *
Müzik…………………………...Selim ATAKAN : Teşekkürler
Sahne Tasarım………………….…Atıl YALKUT : * * * * *
Giysi Tasarımı……………...……Aysel DOĞAN : * * * * J
Koreografi……………………….Selçuk BORAK : * * * * *
OYNAYANLAR
Anlatanlar:………………………….Berna LAÇİN : * * * * J
………………………Murat AHLATÇI : * * * * *
Gazeteci………………………… Nilüfer ÖZCAN : * * * * J
Vicdani……………………………. Naşit ÖZCAN : * * * * *
Efruz……………………………… Şükrü TÜREN : * * * * J
Cemalifer, Meralifer,
Lalifer, Nilüfer……………. Hikmet KÖRMÜKÇÜ : * * * * *
Hoca, Rejisör,
Profesör……………………Yılmaz MEYDANERİ : * * * * *
Zaptiye Polisi, Patron,
Emniyet Müfettişi…………………Ergün IŞILDAR: * * * * *
Yorum Yaz
|
|||||||||





















