GÜNDEDÜN

İstanbul Oyunlarına Mektuplar

  

 

İstanbul, 06.12.1992

“TAM ROLÜNÜN ADAMI” oyununun eleştirisi:

SEVGİ, İDEOLOJİ ve YANDAŞLIK:

Toplumumuzda yaşı kırkın üzerinde olanların çoğu dedelerinin sararmış fotoğraflarına baktıkları zaman; bize, Türklere hiç yakışmayan “HİTLER BIYIKLARI” nı göreceklerdir, oyunun afişinde süt çocuğuna takılan bıyıklar gibi… Yaşı ellinin üzerinde olanlar ise; ikinci dünya savaşının o korkunç yıllarının; ilkel lambalı radyolardan; ya bir komşuda, ya da bir kahve köşesinde büyük bir heyecanla izlediklerini anımsayacaklarıdır. O günlerde söyleniş biçimiyle ”ALAMANLAR”, tarihten gelen köklü dostluğumuzla  (!) işin beyinsel yönünü bir kenara atıp; yalnız duygu ve askeri başarının bando mızıka gürültüsüyle alkış tuttuğumuz, ya da konunun bir futbol taraftarlığıyla arkasından koştuğumuz; tüm uluslar arası güçlerin tezgahlarına gelmeden, o iğrenç savaşın ateşli bölümünden uzak kalabildiğimiz ve bugün Avrupa kupa maçında takımlarını rahat eleyebildiğiniz, İstanbul Belediyesinin açtığı her türlü dünya ihalelerine artık sokmayacağımız, her el sıkışımızda; nedenini kendimize yeniden anımsatacağımız bir ulus olarak karşımızda 1940’lı yılların dehşetiyle o günlerin “ALMANLARI” bugün; insanlarımızı yakan yeni NAZİ’ leri olarak karşımızda durmaktadır.

Ben, toplumsal sevgilerin birinci basamağına; ülke sevgisini koyarım. Bana göre; insanların ülkelerini sevmelerinden daha doğal bir şey olmaz. Hintli; Hindistan’ı, Kenyalı; Kenya’yı Fransız; Fransa’yı, Türk; Türkiye’sini çok sevebilir ve bu doğaldır… Sevmeyi bir ideoloji örsünün üstünde altı bin derece sıcaklıkta biçimlemek ve O’nu sonra diğer uluslara bir silah gibi yöneltmek… İşte artık bu noktadan sonra işin boyutları değişmektedir. “Sevgi” sözcüğü; silaha dönüşmeyecek tek sözcüktür benim için…

İdeoloji; insanları yönetmede bir araç  olarak kullanılsa bile, gereksinimlerin karşılanmasında ki yasakları ve baskıcılığı; sonsuz değildir. Günümüzde bunun en güzel örneği, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan Bağımsız Devletler Topluluğudur. Yine bir öznel yaklaşımla benim için; yemenin, içmenin, sevişmenin ideolojisi olmaz! Bulgar kaşkavalını da yerim, Edirne peynirini de.. Rus votkası da içerim, Amerikan viskisi de, Türk rakısı da… Yunanlı kadınla da sevişirim, Suriyeli kadınla da; yeter ki karşılıklı olsun ve bu ilişki zora dayanmasın…

Geldiğimiz noktada; sanırım “yandaşlık” konusu da irdelenmeye değer. Sevgi açısından ele alınırsa; sevgi doğrudan ilişkidir. İdeolojide yandaşlık; fırsat kollama, uygulamada araç gereç noksanlığı, koşulların elverişli olmamasıdır,  insanı yandaş kılan… 

 

Genel olarak oyun:

Konusu güncel oyunlarda veya sağından solundan bir ideolojiyi eleştiren ve yargılayan oyunlarda benim aradığım; konuya nasıl yaklaşıldığı ve oyunda dengenin nasıl kurulduğudur. Bu toplumda; 1980 öncesi yaptığımız yasal sendikacılık nedeni ile 141, 142’ den yargılanmış bir insan olarak; bir ideolojiye hizmet eden, her türlü sanat etkinliğini dışlayan, insan beyninin en temel fonksiyonu olan düşünme eylemini sınırladığı için atmacı (slogancı) olmayan bir insanım. Biz tiyatro seyircileri geçmişte öyle oyunlar izlemişizdir ki ; oyunun bitiminde bizden içten alkışlar yerine; slogan çekmemiz istenmiş yada buna zorlanmışızdır, “kahrolsun Faşistler!..” yada “Komünistler Moskova’ya!..” çığlıkları salonları çınlatmış, biz seyircilerin beğeni, duygu ve düşüncelerine ipotek konulmuştur.

“Tam Rolünün Adamı” oyununda beni en çok mutlu eden; oyunun tiyatro çizgisi sınırları içinde kalmasının sağlanması ve her türlü aşırılılıktan kaçınılmış olmasıdır. Konudaki siyasi mesaj ve yargılamaya sığınılıp, oyunun bir özel amaçlı gösteriye dönüşmesine izin verilmemiştir. Bunun en güzel örneği de; arkadaşlarının, sevgi gösterisi ve evrensel boyuttaki hoşgörü olarak oyunda; Metin'e getirdiği ve sürpriz olarak (seyirciyi şaşırtan), Türk Bayrağıdır…

Oyunda rol alan genç oyuncular; meslek yaşamları boyunca böylesine güncel ve ideoloji sarmalı bulunan kaç oyunda oynarlar bilemiyorum ama; bu oyundaki denge, henüz meslek yaşamlarının başında onlar için; güzel bir başlangıç, sağlıklı bir deney ve kulakta taşınması gereken; bir altın küpedir. Çünkü; tiyatro, tiyatrodur… Başka bir mutluluk da sahnedeki gençlerin bu mesajı çok iyi almış olmalarıdır..

Bir seyirci için oyunun temposu çok önemlidir. Oyunda tempo düşerse; ister istemez biz seyirciler soyut olarak salondan çıkar; dikkatimiz günlük yaşamın sıkıntılarına veririz. Oyuna yeniden dönmek;  genellikle yeni bir sahne değişikliğinde olur. “Tam Rolünün Adamı” oyununda; temponun böylesine canlı tutulmasının başarısı elbette “yönetmen” başarısıdır denilse de; sanırım çoğunluğu öğrenci olan ve bir ortak yaşamı paylaşmak zorunda olan bu genç oyuncuların birbirlerini çok iyi tanımalarının da etkisi çok büyüktür. Bu sıcak yakınlık ve homojenlik bu oyun için bugün bir olumluluk gibi görünse de; başka oyunlarda her an bir olumsuzluğa, tek düzeliğe, bir yüz eskimesine neden olabilir. Bunun en güzel örneklerini; ülkemizdeki “Aile Tiyatroları” diyebileceğimiz özel tiyatrolarda ve bu tiyatrolarda yıllardır karşılıklı oynayan karı-koca, anne-çocuk, abla-kardeş benzeri oyunlarda görebiliriz. Kısaca her zaman; “leb demeden; leblebi..” olayı bir avantaj olmayabilir. Ancak bu uyarı bu oyun için değil, gelecek oyunlar için bir uyarıdır.  Bir sanatçıyı tüketen olumsuzlukların başında kendini  ve sanatını yinelemesi gelmektedir.

 

Türkçe’nin güzelliği:

Yabancı dil uzmanları, yabancı Türkologlar; Türkçe’nin şiirsel bir yanı olduğunu söylerler. Bu bilimsel bir saptama olduğu için sevindirici ve övünç vericidir. Ne var ki dilimizi bir sanat dili olarak kullandığımız, başka bir deyişle; Türkçe’mizi bilim dili yaptığımız kadar sanat dili yaptığımızı söyleyemeyiz. Geçmişte yanılmıyorsam “Nalınlar” ve birçok oyunun; Amerika’da ısrarla İngilizce oynanmak istemesi anlaşılır gibi değildir. Kim bilir ne komik olmuştur; “dangul dungul” bir İngilizce ile, bir Anadolu oyunu… Son günlerde pıtrak gibi ortaya çıkan ve gerçekte kuruluşlarını çok doğru bulduğum ama kullandıkları Amerikan aksanı ile Türkçe konuşmalarını doğru bulmadığım radyo istasyonlarını da burada anmak gerekir...

Seyrettiğim bu oyunda; oyuncuların diksiyonlarını çok beğendim. Diyebilirim ki ileri düzeyde bir dil güzellikleri var. Bunun ne anlama geldiğini benim gibi tiyatroya gönül vermiş insanlar çok iyi bilir…

Konu dilden açılmışken oyunun bir sahnesinde; bayan Röpke “biz burada tiyatro oynuyoruz..” mu diyor? Ben mi yanlış duydum? Benim söylemek istediğim: “Tiyatro yapmak- oyun oynamak” ikilemini yeniden değerlendirmek…

Devlet Tiyatrolarından 1989 yılında “Oyunun Oyunu” adlı bir oyun izlemiştim. Bu oyunu; tiyatronun iç dünyasını anlattığı için çok sevmiştim. Tiyatro seyircilerinin ve konusu tiyatro olanların izlemesi gereken bir oyun olarak düşünmüşümdür… Amacım “Tam Rolünün Adamı” oyunuyla karşılaştırmak değil. İnsan olarak “kıyas” Aristo mantığını da hiç sevmem… Ancak, seyrettiğim bu oyunda; tiyatroda oyun, oyunda tiyatro yapmak çok ilginç bir konu. Burada; sahnedeki oyun ile, oyundaki tiyatronun birbirine geçişmelerinin ve sınırlarının belirlenmesi çok özel bir çalışma gerektiriyor. Oyuncu, oyunda hangi çizgide olduğunu sürekli kendine sorarak konumunu belirlemeli. Eğer bu ikilemin sınırları  isteyerek ya da istemeyerek karışırsa; oyunun tüm anlamı ortadan kalkar, tiyatro kurgusu bozulur ve istesek de istemesek de “siyasi mesaj” gelir; başköşeye oturur… Bu konuda Sevtap Çapan’ a çok iş düştüğünü, sahnede; bu konuda Günay Karacaoğlu’ nda aradığımı bulduğumu söyleyebilirim… Sanırım, değerli yönetmenimiz de bu konunun nasıl bir profesyonellik  gerektirdiğini ve oyunun en büyük tuzağının bu olduğu konusunda genç oyuncularını yeterince uyarmıştır…

Almanların bir sözü vardır; “pratik, kuramdan daha iyidir…” derler. MSM Genç Oyuncularının aynı çatı altında gerçek tiyatro seyircisi ile karşılaşmaları, profesyonelce tiyatro yapmaları çok büyük bir olanak ve gelecek için çok sağlıklı bir yaklaşım. MSM Yöneticilerini bu girişimleri ve çalışmalarından dolayı kutluyorum. Bu oyunda gördüğüm tüm gençleri; şu anda Şehir Tiyatrolarında oynanan birçok oyunun genç rolleri için alıp sahneye çıkarmak her an olanaklı… Seyirci olarak beni en çok etkileyen de; genç oyuncuların sahnedeki kendilerine olan özgüvenleri, işi ciddi olarak ele almaları, oyunun soğumamasını sağlamaları ve seyircinin kendilerini tutsak etmelerine izin vermemeleri olarak sayabilirim… Bunun nedenini el yordamıyla araştırdığımda; yeteneğin ağırlığını ön plana çıkarsak da, temelde yatan sağlıklı eğitimdir demek sanırım yanlış olmasa gerek. Bu nedenle MSM’ nin tüm bu konuda emek veren yönetici ve öğretim görevlilerine sonsuz teşekkürlerimi sunuyor ve içten kutluyorum…

Burada yazacaklarımın oyunla doğrudan ilgisi olmadığını, sahne ve salon olanaklarının yapısından gelen zorluklar olduğunu hemen belirtmek isterim. Özellikle şu konuların gözden geçirilerek gerekli önlemlerin alınmasını dilerim:

1-     Kulisten, salona gelen sesler ve sevinç çığlıkları…

2-     Oyunun başlamasının “ anons” yoluyla seyirciye duyurulması ve okul zilinin tiyatro zili olarak kullanımının önüne geçilmesi,

3-     Oyunda, sahne dışında görev alanların; ışık kumanda odasına el-kol hareketleri ile komut verilmesinin önüne geçilmesi ve   sahnenin profesyonelliğine zarar verecek aşırı ve heyecanlı davranışlardan kaçınılması.

4-     İç haberleşmede “Telsiz” kullanımının veya dahili anons sisteminin uygulanabilirliğinin araştırılması…

5-     Seyircinin salona alınması ve karşılanmasında çıkışta uğurlanmasında daha profesyonelce önlemlerin alınması,

Söylediğim gibi bunlar birer dilek olup, oyunun sanat yönüyle ve oyuncularla doğrudan bir ilgisi bulunmamaktadır.

 

Dekor:

Oyunun dekorunu,  bir şans eseri, daha önceden görmüştüm. Dekor tasarımcısının; Atıl Yalkut olduğunu görünce de çok sevinmiştim. Ancak bu tasarımın sahnede nasıl işleyeceği, o günden beri soru olarak beynimi kurcaladı. Oyunun dokusuna çok uygun bir dekor. İşlerliği konusunda aynı şeyi söyleyemiyorum. Özellikle oyunda sahne derinliği yeterince kullanılmıyor ve oyun ve oyuncular sahne önüne taşıyor. Röpke’ nin oturduğu köşenin güzelliği ve işlerliğini; sol bölümdeki merdivende bulduğumu söyleyemem… O bölümde gereksiz bir yığılma oluyor. Röpke’nin evi sahnesinde; yer minderlerindeki düşüncenin güzelliğine karşın; uygulamada bu yer minderleri, biraz baştan sağma ve iri görünüyor. Yine, Wolle’nin  duvara sprey ile İsrail yıldızı ve ay çizmesi sahnesinde duvar panosunun dikey yerine; yatay olarak asılması daha mı doğru olurdu? Wolle’ nin babası ve arkadaşı sahnesi ile, Metin’in babasının bulunduğu sahnelerde dekorun biraz daha zenginleştirilmesi düşüncesindeyim. Dekorun düşünüldü doğrultuda en iyi çalıştığı sahnenin; Metin’in karakol sahnesindeki bölüm olduğunu söyleyebilirim. Açıkçası bu dekorun beni fonksiyonlarıyla şaşırtmasını bekledim, işte bunu neden bekledim bilemiyorum… Bir de; kafeslerin kaynak bölümlerinin (menteşelerin) diğer bölümlerle uygunluğunun sağlanması açısından boyanması gerekir diyorum…

 

Kostüm:

Kostümleri beğendiğimi ve bu oyun için iyi seçimler olduğunu söyleyebilirim. Sahnede gördüğüm kadarıyla; oyuncuların kendi özel giysileri gibi kullanma rahatlığı içinde olmaları oyuncular için büyük kolaylık. Beni rahatsız eden tek konu; Metin’in kot pantolonunda aşırılığa mı kaçılmış? Okula o giysi ile gitmesini düşünebilir miyiz? Ayrıca Metin bu pantolon ile rahat oynuyor mu?...

 

OYNAYANLAR:

Wolle rolünde: Caner GÜLER Başarılıydı, kutluyorum. İster istemez oyunun adı ile bağlantı kurduk Caner Güler sahnedeyken… “Tam Rolünün Oyuncusu” , teşekkürler Caner Güler; bu başarılı oyunun için…

Atze rolünde: Metin AKŞAHİN Gerek fizik benzerliği gerekse konu olarak Peter ile her an çakışacak bir rol… Bu iki rolün farklılıkları ortaya çıktıkça oyunun insan unsuruna değinen yönleri daha anlaşılır oluyor. Metin ile birlikte oynadıkları ortak sahneden çok etkilendim ve gerçek Atze’ yi burada gördüm.

Peter rolünde: Uğur ULUDAĞ  Yaşam dolu, olumsuzluklara inanmayan, Metin’in ortağı ve biraz da “piknik” diyeceğimiz bir tip…Sigi ile ortak sahnelerde çok inandırıcı ve başarılı. Grup oyunlarda sahne derinliğine çok sık sığınıyor, bu rol gereği mi?..

Katja rolünde: Sibel SEYHAN  Oyundaki en olumsuz ve sınırları belli olmayan rol… Röpke’nin çıtı pıtılığı dikkate alındığında; Sibel Seyhan’ın bir çok zorluğu üstesinden gelmesi gerekiyor… Metin’e olan eğiliminde daha inandırıcı olması yada önceki sahnelerde bunu hissettirmesi gerekiyor…

Sigi rolünde: Günay KARACAOĞLU Başarılıydı ve oyunda kendisinden bekleneni verdi. Türk tiyatrosunda bir profesyonel oyuncu ile olan fizik benzerliğinin tuzağına düşmemesi ayrıca kutlanacak bir başarı… Kendi kişiliğini öne çıkartmasını bildi. Kutluyorum…

Metin rolünde: Eraslan SAĞLAM Önemli ve zor rol… Biraz şaşkın, biraz ürkek ve saldırgan olması gerekiyor… Önyargılı mı olması gerekiyor sorusuna hayır yanıtı veriyorum. Öğrenci olarak üstlendiği rol ile, oyuncu olarak üstlendiği rollerdeki geçişmelerde çok dikkatli olması gerekiyor… Hemen belirteyim ki o güzel diksiyonuna hayran oldum başka deyişle Eraslan Sağlam’ın diksiyonu onun için bir keman virtüözünün sahip olduğu STRADİAUS. Önemli olan bunu gelecekte çok iyi kullanmasını da öğrenmesi…

Röpke rolünde: Sevtap  ÇAPAN Oyunda iki Röpke gördük. Birincisi; sahnenin kenarında çok iyi oynayan oyuna ağırlığını koyan Röpke, diğeri; sahneye çıkınca biraz telaşlanan Röpke… Gereksiz bir acelecilik içindeydi bazı sahnelerde… Az daha finalin çok kötü sonuçlanmasına neden oluyordu; bir lise son sınıf müsameresindeki gibi… Ayağa kalkınca O’na en büyük zararı veren ezberindeki zayıflık mıydı? Rolünü çok sevmiş olması oyunun bütününü çok iyi algılamış olması, oyunun nabzını elinde tutması açısından başarılıydı diyorum ve şimdiden  başka oyunlarda da izlemek isteğimi bir seyirci olarak belirtiyorum.

Wolle’nin babası rolünde: Özgür KEMERTAŞ Başarılıydı kutluyorum. O’nu bu rolde hiç yadırgamadık. Özellikle bir baba rolü; bu oyunda, genç sanatçılar için, en büyük ceza sayılabilir… İşte bu nedenle başarılarından dolayı Özgür Kemertaş’a teşekkürlerimi sunuyorum..

Arkadaş ve Müdür rollerinde: Ümit ÇIRAK Oyunlarda bir oyuncunun birden fazla rol üstlenmesinin avantaj olduğunu bugüne değin görmedim. Ancak “Tek Kişilik Oyunlar” bunun dışında tutulabilir. Ümit Çırak bu iki rolde de başarılıydı, kutluyorum… Özellikle “müdür” rolünde çizdiği kompozisyon, gerçekten övgüye değer.

Metin’in babası rolünde: Rıza SÖNMEZ Nedendir bilmem sahnede kendini çok yalnız hissetti. Oysa ki konu düşünüldüğünde ve oyunun ana fikirlerinden en önemlisinin gündeme geldiği ve çözüm arandığı bir konuda; istenilen etkiyi verdi diyemiyorum… Belki de; sahnedeki yeri, buna engel oldu diyebilir miyiz? Üzeride durulması gereken bir konu…

1.polis rolünde: Berk OKUMUŞ: O’nun garson rolü yazılmamış ama; o kompozisyonda da başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Banu İnan’a not yazdırması sahnesi çok ilginç bir sahne; biraz rolün dışına çıkıp kendisini değerlendirmesini öneriyorum. Anlamadığı, anlayamadığı ve ön yargılı olduğu, hiddetlendiği sahneler, aynı melodinin, farklı tondaki uygulaması… Bu sahnenin yeniden gözden geçirilmesi; bir yabancı toplumun değerlendirilmesi ve ev sahibi toplumun anlaşılması açısından çok önemli…

2.polis rolünde: Banu İNAN Başarılıydı, kutluyorum. Öylesine başarılıydı ki; eski bir 141,142 sanığı tiyatro seyircisi olarak; tüylerim diken diken oldu…

 

Sonuç:

Bugüne değin, bir tiyatro seyirci olarak; İstanbul’da oynayan on dokuz oyunun eleştirisini yazdım ve başta oyun yönetmenlerine ve ilgili kurumların yöneticilerine gönderdim. Ancak bugüne değin; özel bir tiyatroda seyrettiğim bir oyunun eleştirisini yazmadım. Nedenini bilmiyorum ama; elimde olmayarak “Özel Tiyatrolara” biraz kuşkuyla bakmaktan kendimi alamıyordum... Özellikle benim bu konudaki görüşlerimi değiştirdiğiniz için siz genç sanatçılara; sonsuz teşekkür ederim. Sizler geleceğe doğru inanarak yürürken; o güzel fiziğiniz Türkçe’yi kullanmadaki başarınıza ek olarak; beyninizin içinde bin voltluk birer aydınlığın oluşmasını da sağlarsanız; bu ülke ve insanlık çok önemli bir geleceği müjdelemiş olursunuz. Siz sevgili gençlere iki bin yılının tiyatro sanatçılarına, bilgi çağın öncülerine son sözlerim:

Gelecek; sizleri, düzeysiz, sanattan yoksun her türlü organizasyondan korusun! Bilginin erdemine, başarının güzelliğine hak ederek ulaştırsın! Seyirciniz; seven, eleştirmeniniz; öven olsun! Diliniz sürçmesin, repliğiniz düşmesin! Alkışlarımız sizleri sevindirsin, şımartmasın! İnsana olan sevginiz yüreğinizden hiç eksilmesin…

MSM’nin alnı ışık dolu genç oyuncuları; sonsuz teşekkürler size, bu güzelliği yaşattığınız için bize…

 

Oyunun yıldızı değerlendirmesi: * * * * tam yıldız, (J) joker

 

TAM ROLÜNÜN ADAMI

Yazan: Leonie OSSOWSKI

Oyunun tümü……………………………………: * * * * J

Çeviren…...............................Sumru DİNÇEL: Teşekkürler

Yönetmen. ………..................Savaş DİNÇEL: * * * * *

Dekor……………………………Atıl YAKUT: * * * *

Kostüm………………………….Canan GÖKNİL:* * * * J

 

OYNAYANLAR:

Wolle…………………………….Caner GÜLER: * * * * *

Atze…………………………......Metin AKŞAHİN: * * * *

Peter……………………………..Uğur ULUDAĞ: * * * *

Katja……………………………..Sibel SEYHAN: * * * *

Sigi……………………..Günay KARACAOĞLU: * * * * *

Metin………….........................Eraslan SAĞLAM: * * * *

Röpke…………….........................Sevtap ÇAPAN: * * * *

Wolle’nin babası……………..Özgür KEMERTAŞ: * * * * J

Arkadaş, müdür………………….…..Ümit ÇIRAK: * * * * *

Metin’in babası…………………......Rıza SÖNMEZ: * * * J

1.polis…………………………….....Berk OKUMUŞ: * * * J

2.polis………………………………........Banu İNAN: **** J

 TevfikYALÇIN

 

(TAM ROLÜNÜN ADAMI oyununu 06.12.1992 tarihinde MSM tiyatro salonunda saat 18:00 ‘de seyrettim.)                    



Henüz yorum yapan olmamış.

Yazdır Tavsiye Et
  Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
 
 
 
ÜYE & YAZAR GİRİŞİ
Üye Girişi
Yazar Girişi
 
ÜYELERİMİZDEN
 
 
DUYURULAR
İBB Şehir Tiyatroları’na TOBAV Tiyatro Çırakları Başarı Ödülleri’nde 5 Ödül
Soner Çakmak: Alacakaranlık Notları Resim Sergisi, 18 Mayıs - 1 Haziran düş yolcusu sanat durağı Sanat Galerisi
EKİP TİYATROSU MAYIS OYUNLAR
Bilgi Eğitim / Seminer / Felsefenin Sanata Bakışı / 5 Mayıs 16 Haziran
Bilgi Eğitim / Seminer / Felsefenin Sanata Bakışı / 5 Mayıs 16 Haziran
Bilgi Eğitim / Seminer / Felsefenin Sanata Bakışı / 5 Mayıs 16 Haziran
Bilgi Eğitim / Seminer / Felsefenin Sanata Bakışı / 5 Mayıs 16 Haziran
 
 
ANKET
 
yükleniyor...
anket sonucunu göster>>
 
E-Veri Bilişim Hizmetleri