GÜNDEDÜN
İstanbul Oyunlarına Mektuplar
İstanbul, 22.10.1992
“KEDİ OYUNU”nun eleştirisi:
Tiyatro mevsiminin ilk günlerinde sahneye yeni konulan oyunlara gitmenin tadı bir başka oluyor. Önyargısız, temiz yürekle, kafanızı karıştıran olmadan ve sahnenin bir santimetre karesine aynı özenli dikkati göstererek. Bir de oyunun konusu sevgi üzerine ise; içinizi bir ateş basıyor, “ben neresindeyim bu sevginin?” sorusu, bin vatlık ampul gibi oyun süresince beyninizin içinde yanıyor…
Sevgi üzerine söyleşi:
Sevginin dedikodusu olmaz!.. Bana göre bunu en iyi anlayan insanlar; bizlerin biraz köylü olarak gördüğü halk ozanlarıdır. Karacaoğlan ne güzel söylüyor; “Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca…” Ne var ki çoğumuz Karacaoğlan kadar sevgi konusunda açık ve yürekli değilizdir. Sevginin dedikodusu diyorum ya; inanarak söylüyorum ama, sonucun bu olmadığını çok iyi biliyorum… Şimdi bir dedikodu istatistiği yapsak; sevginin dedikodusu tüm diğer kriterlerin en başına “pat” diye oturtur. Siyaset, spor, yolsuzluk gibi yoğun dedikodu konuları sıralamanın ikinci basamağından başlarlar alt alta dizilmeye…
Bir toplum ki sevginin dedikodusunu yapar, O toplum; sevmesini bilmez… Sevmesini bilmeyince de ; sahip olmasını beceremez… Ne olur? En güzel duygular bastırılır… Bana göre bu toplumda, ödenmemiş vergilerin bin misli; bastırılmış duygular vardır, eğer sayısal değer verebilsek… Bir akşam üstü açarsınız telefonu: “ Nasılsın? Bu akşam ne yapıyorsun?” Karşı taraf başlar kaçak görüşmeye… “Şey!... Bilmem ki…” Hemen bastırır arkasından: Tenise hanım nasıl? Çocuklar ne yapıyorlar?...” Ölçü basit: Herkes sizin yaşantınızı evlilik kurumunun devamlılığı ve kutsallığı ile ölçer… İçinizden bağırmak gelir… Hep böyle olur. Hasta; doktora, müvekkil; avukatına “hanımefendi nasıllar?” .. çocuklar afiyettedir inşallah!.. ”Elimizde bir silgi;” onu da sildim defterden, bunu da sildim defterden… ”Telefon çalar; ev halkı sorar; “Kime varsın, kime yoksun?...” Ne kolay: “Yok deyin! Toplantıda deyin! Atlatın, atlatın gitsin…”
Hep böyle oluyor da, sonuçta ne oluyor: Sevmesini bilmediğimizden; sevildiğimizi de anlamıyoruz. Sevgide dürüst olmayınca: istemesini bilmiyoruz. Çoğumuz; “Kedi Oyunu”nun Erszi’ si gibi cinsellik ve sevgi boyutlarını bir örgü yumağı gibi karıştırıyor ve sonunda ipin ucunu bulamıyoruz.. yağmur bulutları gibi elektrik yüklü yaşıyoruz… Cinselliğimiz kayboluyor, bu konudaki tüm gereksinimler; bir ölü kefeni gibi “AYIP”lara sarılıyor. Cinselliğimizin farkına vardığımız yerler; Belediye otobüslerinin et ete yolculuğun da , jeton kuyruğunda, eski bir Taksim-Kadıköy dolmuşunda birbirini tanımadan diz dize yapılan yolculuk anlarında bıçak gibi karşımıza çıkıyor. Evet: “Ay Büyürken Uyuyamam” diyoruz. Necati Cumalı’ nın öykülerindeki gibi . Erzi’ ninki gibi tepeden koşarak inerken çekilmiş soluk fotoğraflar, biz istemesek de albümlerimizde günden güne çoğalıyor…
Uzaktan kumandalarla sevgiye ulaşılamayacağını, sevmenin zamana karşı bir yarış olduğunu, geç kalmadan sevgiye ulaşmanın en büyük sevgi olduğunu; ben, “Kedi Oyunu” nu seyrederken sürekli düşündüm… Salondan çıkarken; tüm sevgi beceriksizliklerimin; sevgisizlik olarak içimi dolduran kara lekeler olduğunu görmenin; burukluğunu yaşadım…
Evet! Önce kostüm ve BRAVO!.. Mihriban Oran’ ı tüm kalbimle kutluyorum. Kostümlerin dokusu, rengi ve özeni… işte böyle olmalı. Bana göre; yabancı, tarihi oyunlardaki kostüm başarımızı, çağdaş yabancı oyunlarda gösteremiyorduk. Belki de benim seyrettiğim oyunlarda bu böyleydi. “Kedi Oyunu” nda bu açmazı aşabilmek, beni çok mutlu etti. Seyirci olarak, kostümlerde benimle ilgili (yaşantımda var olan) bir yönün olmaması, oyunla bütünleşmemi sağladı. Biz seyircilere yansıyan; özenli bir tasarım ve temiz bir uygulama… Bu çalışmada emeği geçen tüm tasarım ve uygulamacılara , Mihriban Oran’ ın kişiliğinde; yeniden sonsuz teşekkür ediyor ve kutluyorum. Ellerinize sağlık…
Dekor:
Oyun sahneden taşıyor. Bana göre bunun başlıca nedeni; Giza için yapılan zorunlu balkon ve onun sağ bölümde devamı olan fotoğrafların yansıtıldığı perde düzeni. Diyorum ki sağ bölümde fotoğrafların perdeye yansıtılması; Giza’ nın balkonunda kullanılıp, sağdaki ölü olan ; sahnenin genişlemesinde kullanılamaz mıydı? Gizza’ nın üstüne bile fotoğrafların yansıtılmasında hiçbir sakınca görmediğim gibi, aksine bir güzellikte buluyorum. Bu kaybedilen sahne derinliği nedeniyle; oyun gereksiz olarak sahneden dışarı taşıyor ve bunun doğal sonucu olarak; kuliste sahneye taşıyor. Özellikle Viktor , kulis bekleyişi durumunda; oyun dışı zamanı sahnede geçiyor. İlk bakışta hangi mekan içinde oldu bilinmiyor ama Viktor seyirci ile karşı karşıya… sahnenin derinliğinin kaybolmasının yarattığı en büyük olumsuzluk “ışık” düzeninde görülüyor bu nedenle ışık çok kötü not alıyor. Neredeyse kibrit yaksanız tüm sahne aydınlanacak … Durum böyle olunca da; oyunun farklı mekan sahnelerinde ışık istenilen etkiyi yapamıyor ve sahneler üst üste çakışıyor. Doğrusu ışık konusunda Yakup Çartık’ a çok şey söylemek geliyor içimden ama; kendimi onun yerine koyunca ve oyunun trafiğini düşününce ; pek bir şey söyleyemiyorum.
Oyunda, Giza’ nın mektup ve telefonla haberleşme sahnelerinde balkon konumu biz seyircilerin görmek istediği dış mekana en iyi örnek. Nasıl Giza’ yı alt katta aynı mekan içinde düşünemiyorsak; Viktor ve Paola’ nın farklı mekanlardaki oyunlarında da Giza örneğinde olduğu gibi farklı mekanları arıyoruz.
Sol geri planda bulunan abajurun hiçbir işlevi yok. Kaba ve hantal görünümüyle dekoratif de değil… Sahneye ortadan girişte yer alan etejer; aynı sahnede Viktor ve Erszi tarafından birlikte kullanılmasını (farklı mekanlar için) doğru bulmuyorum. Bu tür kullanım; onları ortak mekan içinde gösteriyor.
Oyuncular:
Orban rolünde Cevza Şipal: Yine bu sahnede, “sahibinin Sesi” diye bir oyun izlemiştim. O oyunda bir “Bilal’’ rolü vardı; tüm oyunun üçte birini ezberlemek gerektiren bir rolü; Cevza Şipal’in bu oynunda olduğu gibi… Böylesine ağır bir rolde ezber yönünden bir aksama olamaz mıydı? Hiç olmadı. Bu açıdan Cevza Şipal’ i kutluyorum. Ne var ki oyun boyunca sesini, onun için bir olumsuzluk olarak gördüm taa ki; çocuk korosuna, koro elamanı çocuk olarak telefon edinceye dek… sesinin bu olumsuz kullanılması sonucu; tüm uzun konuşmalarda ve özel isim, tarihi olayların geçtiği sözlerde anlaşılırlık düzeyi çok azdı. Bir bakıma iki Cevza Şipal vardı sahnede; mimikleriyle harikalar yaratan Cevza Şipal ve diğeri ödünç alınmış bir sesi kullanıyor duygusunu yaratan Cevza Şipal. Birinci perdedeki bu uzun anlatımlar sonucu; Erszi’ nin nasıl bir kadın olduğu konusunda ( menepozlu, dırdırcı, hafif üşütük ) işte bunu anlamak çok zordu. Elimde olmayarak biraz az konuşsa ne olur dedim… Cevza Şipal için bu özel olarak seçilmiş bir ses tonlaması ise; biraz yanlış seçilmiş derim. Cevza Şipal’ in bu rolde “ tek kişilik oyun” tuzağına düşmemesi en büyük dileğim.
Finalde “Farecik” ile oynadıkları kedi oyunu; dekor bölümünde saydığım olumsuzluklar nedeni ile sanki düz çizgide oynandı. Bu sahnede biraz derinlik olsaydı, yer kısıtlaması olmasaydı; çok etkileyici bir final öncesi olacaktı…
Giza rolünde Tülin Oral: Başarılıydı kutluyorum. Usta, özenli ve temiz bir oyunculuk gördük. O küçücük balkonumsu boşluktan ve birazdan yüksekten oyuna ağırlığını koyabilmesi, başarısının en büyük göstergesiydi.
Farecik rolünde Ayşe Günşıray: Giza’ ya mektup sahnesindeki Farecik ile; diğer roldeki Farecik çok ayrı tiplemelerdi. Bu rolde; biraz özürlü, saf görümünde neden direniliyor. Mutsuz, terkedilmiş kadın tiplemesi değildi verilen. Bu çok önemli rolde yaklaşımın bu olmaması gerekirdi diyorum.
Paola rolünde Sevinç Aktansel: Oyunun dönüm noktalarından olan Paola’ nın, Viktor’ u; Erszi’ nin elinden almasına ilişkin gelişmelerde Sevinç Aktansel’ i yeterince başarılı göremedim. Sanırım bunun başlıca nedeni; farklı mekanları, aynı mekan içinde oynamaktan kaynaklanıyor. Paola’ nın biraz daha yaşam dolu saldırgan olması gerekliydi diyorum…
Viktor rolunde İsmail İncekara: Bu rol, tip olarakta İsmail İncekara’ ya çok uygun. Hiç zorlanmadan oynaması gerekir. Ancak şimdi birlikte soralım: Viktor kim? Viktor ünlü bir tenor. Mesleğinin sonuna gelmiş ünlü bir tenor. Bu nasıl tenor ki; dört tane “ na… na… na… na… nı… nı… nı… “nakaratını bir operacı gibi değilde; seyyar satıcı ağzıyla söylüyor. Bakınız; bir kat üstünüzde, dünyanın sayılı tenor, bas, bariton ve ses ustaları günde sekiz saat çalışıyor. Diyorum ki; bir kat çıksanız, size bir haftada günde sekiz saat çalışma ile, bir aryayı normal düzeyde söylemesini öğretirler. Bunu neden söylüyorum; fonda verilen müzikteki ses, Viktor’ un sesi değil mi?
İlus rolunde Deniz Akel: O, küçücük rolde çok başarılıydı. Oynadığı rolün boyutlarının öylesine iyi anlıyordu ki; Diğer oyuncular için olumsuzluklar oluşturan farklı mekanları aynı mekanda oynamak; onun için bir olumsuzluk oluşturmadı. Deniz Akel’ i ilk kez seyrediyorum. Bu sınırlı rol bile onun bir yetenek olduğunu ve gelecekte çok önemli rollerin başarılı oyuncusu olacağını şimdiden müjdeliyor. Deniz Akel’ i kutluyor, başarılar diliyorum…
Jorsi rolünde Orhan Tetikcan: Bu rolde çok isteksiz göründü. Rolünü benimsemedi? Neden seyirciye uzak oynadı. Kimdi Jorsi? İlusun kocası mı, kardeşi mi? Kimdi? Uyku hapı sahnesinde “ … bu daha kuvvetli!. “ söyleyişinde ve ilaç şişesini Orban’ a verişinde; bu sözleri ciddimi söyledi, dalgamı geçti? anlaşılmadı.
Garson rolünde Yusuf Pamukbezci: İlk kez sahnede göründüğünde; buda kim? nerden çıktı diyorsunuz. Ancak suç Yusuf Pamukbezci’ değil. Baştan beri söylediğimiz mekan zorluğunda… Ayrıca Paola ve Viktor’ un buluştuklarını, Orban’a anlatırken; konuyu beraber olarak değil de, biraz dedikodu olarak aktarmalıydı gibi deliyor bana… Yusuf Pamukbezci’nin bu rolde en iyi yönü; Batılı bir garson havasını fiziğinde taşımasıydı ve bu gerçekten güzeldi.
Adelaide rolünde Sevinç Erener: Orhan’ ı durdurma sahnesinden sonra; keşke biraz daha oyunda sözlü olarak yer alsaydı dedim. Özellikle o son sahnede çok başarılıydı. Kutluyorum.
Hemşire rolünde Özgür Şahin: Sanırsınız Taksim ilkyardım Hastanesinden bu rol için ödünç alınmış. Bu nedenle başarılı buluyor ve bu rol için kutluyorum.
Sonuç:
“ Kedi Oyunu “ nun, kostümündeki başarısının yanı sıra gördüğüm diğer bir güzellik de; oyunun broşürü ve bu broşürdeki fatoğraflar. İlk kez bir oyunun broşüründeki fotoğraflara teşekkür ediyorum. Siyah-Beyaz fotoğrafı özlemişim açıkçası… Bu fotoğraflarla broşür; oyunun bir adım önüne geçmiş dersem, ne olur bana kırılmayın. Teşekküler Yaşar Saraçoğlu sonsuz teşekkürler…
Konu broşürden açılmışken; “Reji yardımcısı ve reji asistanı” ayrı iki şey mi? Bana göre birisi Fransızca-Türkçe, diğeri olduğu gibi Fransızca sözcüklerden oluşmuş. Doğrusu bu işi hiç anlamadım. Sanmıyorum Devlet Tiyatrolarında; aynı iş için iki ayrı unvan olsun. Belki Deniz Akel “ Reji Yardımcısının Yardımcısı “ Eeee! Bunu böyle yazamayacağımıza göre… Olmaz böyle şey… Ya “ Reji Baş Yardımcısı “ deyin, diğerini “ Reji Yardımcısı “ olarak niteleyin olmadı “ Reji Yardımcıları “ deyin ve isimleri alt alta sıralayın… Neden? Diye kendime soruyorum; Can Gürzap bu oyunu yönetirken çok seçenekli olarak düşünmemiş… Sık eleyip, sık dokumamış… Bir opera sahnesi var; Orban, Paola ve Viktor operaya birlikte gidiyorlar. Bu, tabloda üçü yan yana ve fonda güzel bir müzik… İnsan seyirci koltuğunda büyüleniyor, işi mantığa dökmezseniz… Üçü bir arada bir anıt güzelliğinde dursunlar da; mantık işe karışınca, tüm bu güzelliği yok ediyor. Neden derseniz, bu sahnede Paola ve Orban opera seyircisi, Viktor o gece konseri veren solist sanatçı. Seyirci olarak bunu fark ettiğiniz an; tüm güzellik bu kez kötü bir büyü gibi yok oluyor. Hani bir de elektriklerin kesik olduğu, karanlıkta; Orban ile Viktor’ un birlikte oldukları sahne vardı… Elektrikler yanınca ne oldu? Hiç! Bu sahnenin sonunda açıkçası “ dağ fare doğurdu.” Seçenek derken bu ve buna benzer konuları gündeme getiriyorum.
“ Kedi Oyunu “ nasıl bir oyun? Bana göre iyi seçilmiş bir oyun. Ülkemin insanlarının çok sık oynadığı, ancak; yazamadığı, söyleyemediği, çözümü; kahve falında, rüyalarında, muska ve dualarda aradığı ve bulamadığı bir oyun…. Dileğim; hepimizin “ Kedi Oyunu “ konusunda birer seyirci olarak kalmamız ve gerçek yaşamlarımızda bu oyunu oynamamamızdır.
( Kedi Oyunu ‘ nu 19.10.1992 günü saat 19:00’ da Oda Tiyatrosunda seyrettim.)
Oyunun Yıldızlı değerlendirmesi : * * * * * tam yıldız, ( J ) Joker
Oyunun tümü……………………… : * * * *
Yöneten…………….Can GÜRZAP : * * * *
Dekor…………Orhan ALPASLAN : * * *
Kostüm…………MÜhriban ORAN : * * * * *
Işık……………….Yakup ÇARTIK : * *
OYNAYANLAR
Orban………………..Cevza ŞİPAL : * * * * J
Giza…………………..Tülin ORAL : * * * * *
Farecik…………Ayşe GÜNŞIRAY : * * * J
Paola…………Sevinç AKTANSEL : * * * J
Viktor…………İsmail İNCEKARA : * * * *
İlus…………………...Deniz AKEL : * * * * *
Jorsi…………....Orhan TETİKCAN : * *
Garson……..Yunus PAMUKBEZ : * *
Adelaide………….Sevinç ERENER : * * * *
Hemşire……………..Özgür ŞAHİN : * * *
Fotoğraflar Yaşar SARAÇOĞLU : ( Teşekkürler )
TevfikYALÇIN
Yorum Yaz
|
|||||||||


























