GÜNDEDÜN
İstanbul Oyunlarına Mektuplar
İstanbul, 06.10.1992
“ÇIKMAZ SOKAK ÇOCUKLARI” oyununun eleştirisi:
Nasıl başlamalı?.. Bir yanda bir oyunun ilk gecesi ve onun yönetmeni Gencay Gürün, bir yanda içimdeki seyirci duygularım ile mantığın amansız çekişmesi... Düşünüyorum da; 1947 yılında, ’Hamlet’ oyununun eleştirisini yazan bir İstanbul Seyircisi, daha ben bir yaşındayken, Muhsin Ertuğrul’a görüşlerini nasıl aktarırdı?..”Muhterem Efendim,........ günü seyretmiş olduğum Hamlet piyesi hakkındaki naçizane görüşlerimi, yüksek müsaadelerinizle Zatıalinize yazmayı uygun buldum.” Acaba böyle bir mektup var mıdır Şehir Tiyatrolarımızın arşivinde?.. Şöyle mi devam ederdi o ilginç mektup; “Efendim, bendeniz; Hariciye Vekaletindeki uzun memuriyet hayatım boyunca Evropa’nın birçok sanat merkezlerinde bulunma bahtiyarlığına eriştim. İngiltere elçiliğimizde birinci katipliğim sırasında........... Tiyatrosunda seyrettiğim Hamlet piyesinde... ”Acaba; Kel Hamdi’ye, Dümbüllü İsmail’e, Hazım Körmükçü’ye yazılmış seyirci mektuplarını bugün bulmak olası mıdır? Hiç unutmuyorum; bir Ramazan gecesi,TV programında sunucu Jülide Gülizar, Konuk olarak çağırdığı Vedat Nedim Tör’e :”Efendim, şu Direklerarası nedir, nasıl tiyatro yapılırdı?” diye sorduğunda; ”Bırakın efendim!... Onlar pespaye şeylerdi...Ne tiyatrosu?...Tiyatro Atatürk ile başladı bu memlekette...” yanıtı, TV seyircisi olarak beni şaşkına çevirmişti... Şimdi ne zaman “Ah!...Direklerarası...Neydi be ulan!...”gündedün (nostalji) haykırışıyla karşılaşsam; kuşkuyla bakarım bunu söyleyenlere...
Yönetim, Genel Yönetmen, Genel Sanat Yönetmeni ve Yasalar:
Önce şunu iyi bilmemiz gerekmektedir: Yönetim evrenseldir. Bu ne demek? Bu şu demek: bir başkan ile bir budist baş rahibin yönetici olarak yaptıkları işlerin bilimsel kural ve yöntemleri farklı değildir. Nerede olursanız olun, yönetim fonksiyonu sizin elinizde ise sorunlar benzer, çözümler de bilimseldir. Bir yöneticinin temel fonksiyon ve işlevleri vardır. İşte bunlar; yöneticiyi, uygulamacıdan ayırır. Örneğin; denetlemek, koordinasyonu sağlamak, organize etmek, kadro kurmak ve işe almak, planlamak...Siz, bir yönetici olarak bu temel görevlerinizi yerine getirmiyor, kendinizi vıcık vıcık uygulamanın içinde buluyorsanız; siz artık bir yönetici değil, bir uygulamacısınız...İşte bu noktada sizi mutlaka bir yöneten vardır, siz ‘beni kimse yönetemez ’deseniz de...
Bizim Anayasamızda garip bir madde vardır. ”Savaş anında, ordunun Başkomutanı Cumhurbaşkanı’dır”. Sizin eğitiminiz ne olursa olsun; ister İnşaat Mühendisi, ister Deniz Biyologu, siz bu maddeye göre savaş anında Başkomutansınız.Yapacak bir şey yok.Yasa böyle emretmiş. Bizim Cumhurbaşkanımız Sayın Turgut Özal’ı bu madde kapsamında bir düşünün. Sırtında komando elbiseleri, belinde tabancası...Omuzlarında da rütbesi...Bildiğim kadarıyla Orgeneralden sonra biçim olarak rütbe yok.Eee! Ne olacak? Alt rütbe dört yıldız, Başkomutan için de en uygunu kuyruklu yıldız. Altına bir de at isterse... Türkmenistan’dan iyi orijinli bir at, hemen getirtilir...Konu tam mizah ustası konusu.Varmak istediğimiz konu; sanat kurumlarındaki Genel Yönetmenlik ile Genel Sanat Yönetmenliği kavramlarının ne olması gerektiği ve uzantılarının nerelere ulaştığı...
Bir sanat kurumunun en tepesindeki birinci yöneticinin ”GENEL” sözcüğünü unvan olarak kullanması doğal ve haklı bir kullanım olarak eleştirilemez. Bu sözcüğün,”YÖNETİM” sözcüğü ile bir arada olması; yapılan işin idari boyutlarını göstermesi açısında çok anlamlıdır ve bir üst unvandır. Bir seyirci olarak benim anlamadığım; Sanat’ı yönetmek ve “Genelde” Sanat’ı yönetmek, bunun yöneticisi olmak ne demektir? Yöneticilik bir iştir. Sanat bir iş değildir. Çıkış noktası yaratıcılık olan, hünere dayanan bir sonuçtur.Yine merak ettiğim, dünyada bu kavramlar nasıl kullanılmaktadır?Bu kavramın iş tanımı yapılsa neler yazılmalıdır? GENEL SANAT YÖNETMENİ unvanını alan kişi; eline kemanı aldığında Paganini’nin bir bestesini soluksuz ve eksiksiz çalmalı mıdır? Ne bileyim...tuvalin karşısına geçip, bir Sisley röprodüksiyonunu yapabilmeli midir? Bir oyunun sahne müziği konuşunda “Hayır!.Hayır bu müzik olmadı!..”deyip ertesi gün koltuğunun altında özgün bestesi ile müzik yazabilen mi olmalıdır? Sahnede dans çalışması yapan baletlere “Olmuyor!..”deyip sahneye çıkıp o hareketin nasıl yapıldığını gösteren mi olmalıdır?..Daha sonra da kurumun çeşitli idari departmanlarından gelen, finansal analiz tablolarını bir bakışta algılayan, bilmem kaçıncı Sulh Ceza Mahkemesi’ndeki kurumun davasını takip edip mahkeme sonucunu kestiren ,terfi, tayin ve personel değerlendirmeleri, norm kadro, zaman etütlerine karar veren ,kerestenin metre küpünün kaça olduğunu, sentetik boya ile akrilik farkını bilen,18 yy. Fransız Saray kostümlerini ezbere bilen, bir bakışta “bu figüratif, bu emprestyonis” diyebilen...Ben bu işlerin, kavramların bir sözcük dizisi içinde toplanıp; bunun da bir unvan olacağını hiç sanmıyorum ve inanmıyorum.Tüm bunların profesyonelce yapılabileceğini düşünmek!.. Sanırım, hobi Düzeyinde bile tüm bu işlerin yapılması olanaksızdır. İnsanlığın gelişmesinde en büyük etken olan ”İŞ BÖLÜMÜ” kavramını dışlayan yeni kavramların, zorlama, yaldızlı ve işlevsiz sözcükler olduğu inancındayım.
Biraz da ülkemde moda olan bu “Genel Sanat Yönetmeni” unvanını; Avrupa’da bazı ülkelerde parayla satılan soylu unvanlarına benzetmekteyim. Hani “Kont, Kontes...” gibi.Tamam da, suç kimde? Suç bizde...Öyle bir toplumuz ki; hayatta bir tane bile çocuğu olmayan insana “Baba” unvanını veririz ve milyonlar arkasından koşarız. Adam bin liranın üç aylık faizini hesaplayamaz; kalkar adama “Bankerler Kralı” unvanını takarız...Hiç şaşırmamak gerek; bu topraklar üzerinde Nasrettin Hoca, Bekri Mustafa ve Aziz Nesin gibi büyük mizah ustalarının çıkmasına…Öyle bir toplumuz ki; gerçeğimiz mizaha, mizahımız da gerçeğe çok yakın.
Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürün, Oyun Yönetmeni Gencay Gürün:
Yazımın başında; ... oyunun ilk gecesi ve onun yönetmeni Gencay Gürün, bir yandan içimdeki seyirci duygularım ile mantığın amansız çekişmesi...” sözcüklerini yazmıştım. Şu ana dek oyunun eleştirisine doğrudan geçemedim. İstedim ki; oyun hakkında görüşlerimi yazarken bir seyirci olarak; İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni değil de, “Çıkmaz Sokak Çocukları” oyununu yöneten Gencay Gürün ile karşı karşıya kalayım. Ben onun idari fonksiyonlarını görmeyeyim, o da Genel Sanat Yönetmeni olarak bana baskı yapmasın. Sanırım; en güzeli ve dürüstçe olanı bu yaklaşım olmalıydı. İşte bu nedenle yazımın başında iki sayfayı bu konuda bir seyirci olarak neler düşündüğümü yazarak geçirdim. Bunu bir olanak olarak gördüm; yazdıklarım beğenilse de, beğenilmese de...
GENEL OLARAK OYUN:
Biz seyircilere, siz profesyonellerin bilerek ya da bilmeyerek öğrettikleri yanlış bir yargı vardır. Oyun, ilk gecesinde seyredilmez. Neden seyredilmez? “Eee... canım biraz otursun oyun. Ezberler pekişsin, oynayanlar nereden girip, nereden çıkacaklarını bir iyice bellesinler.” Tüm galaların oyun başladıktan bir hafta sonrasında yapıldığına göre, sanırım doğru uygulama bu denilebilir. “Çıkmaz Sokak Çocukları” oyununu ilk gecesinde seyretmeye giderken; sanki aralık ayında kestane satıcısının mangalındaki közün üstünden; kestane alıyormuş aceleciliği ile kendime de kızıyordum, neden ilk gece?.. beni bu oyunda en çok mutlu eden yönlerden birisi; oyuncuların ezber temizliği ve tüm oyun boyunca bu konunun hiç aksamaması oldu. Açıkcası; biraz şaşırdım, oyunun ilk gecesi böyle bir güzellikle karşılaşınca… Kutluyorum.
Özlemişim tiyatroyu. Yaz aylarının hiç sevmediğim yönü bu. Ne güzel; tiyatro salonlarının o yumuşak koltuklarına yeniden kavuşmak ve “Oyunumuz başlamak üzeredir...” anonsunu yeniden duymak.
Perdenin açılmasıyla; bu oyunu ikinci kez mi seyrediyorum diye kendime sordum. Oyunu değil de sanırım filmini seyretmiştim. Elimde olmayarak; bir-iki sahneyi belleğimdeki film sahneleriyle karşılaştırdım. Hem sahnede bir oyun seyrediyordum, hem de kafamın içindeki film makinesinin bobin gürültüleri geliyordu. Dayanamadım, kafamın içindeki sinemadan çıkıp, sahnedeki oyuna döndüm. Dar kadrolu oyundu, tempo çok önemliydi...
Önce Dekor-Kostüm ve Aksesuar
Detaya girmeden hemen belirteyim ki; kurumlaşmış tiyatrolarda dekor ve kostümün aynı sanatçı tarafından yapılmasını doğru bulmuyorum. Günümüzde amatör tiyatro topluluklarının bile uygulamadıkları bu yöntem, neden uygulanıyor? Nasıl olur bu iş bilemiyorum: İnşaat Mühendisi Stilis, Fizikci ;Kimyacı, Eczacı; Arkeolog... Bu konuyu, dünya tiyatrosunu bilen bir tiyatrocuya sordum: “var ama, genellikle bunlar karı-koca olarak çalışıyorlar” dedi. Sanırım bizdeki Refik Eren-Hale Eren çifti gibi.
Dekor:
Genel olarak dekoru beğendiğimi söyleyemem. Özellikle birinci perdedeki dekor; iç mekan görünümünden daha çok, dış mekan izlenimi veriyor. Buna neden olan başlıca etmenler: Giriş kapısının bulunduğu, salona bir kama gibi giren bölümdeki perspektif hatası ve sıva veya kağıt dökülmelerinin altından görünen tuğla örmeler. Panoların yüksekliği, iç mekanda kullanılan duvar renginin, daha çok dış cephe renkleri olarak seçilmesi. Yine duvarların çok boş olması... Burada hemen belirteyim ki artık dekorda ortadan üst kata çıkan şu merdiven yapma alışkanlığına son verilmeli. Karadenizli müteahhit gibi; olmadı çek ortaya bir merdiven... Geliniz, burada gözlerimizi kapatıp; birinci perdenin dekorundan merdiveni çıkaralım, ne gördüğümüzü söyleyelim.
Ben Tarlabaşı’ndaki bir çıkmaz sokağı görüyorum. Ayrıca; solda divanın önünde bulunan pencere ile sağda arka tarafta bakan pencere arasında öyle uzun bir mesafe var ki; bu iki pencere arasındaki koşuşturmacalar sıkıyor ve üst kata çıkmadaki amacı yeterince belirtmiyor. Sanırım üst kat bir sığınma katı, bir sığınak olarak işlev görüyor, özellikle Phillip için... Başka bir deyişle üst katta ne var? Neden çıkılıyor, pek anlaşılmıyor. Birinci perdede; yerdeki minderlerin hiçbir işlevi yok. Boşuna duruyor. İkinci perdede bu minderlerin sayısı bire iniyor, neden? Dekorun aksayan bir yönü de; seyirciye göre sağ taraf; en sağdaki seyirciler tarafından iyi görünmüyor. Bu bölümün açılımı çok az. Birinci perdedeki buzdolabı; dik köşeli değil de, oval yuvarlak köşeli eski bir model olabilirdi. Aksesuar olarak kırmızı ayakkabıyı sevmedim. “Bir Kadın” oyununda da böyle kırmızı bir çaydanlık vardı. Bu ayakkabı lame olamaz mıydı? Sandalet tipi olması da; algılama zorluğundan, konunun önemi açısından hafif kalıyor. Ayrıca, sustalı bıçağın da kırmızı renkte seçilmesi; ayakkabı ile bıçak arasında ilgi ve bağ kurmaya zorluyor ki çok gereksiz.
İkinci perdede duvarda asılı Eroll Flayn ve Robin Hood posterlerinin yanı sıra seyirciye göre sağ duvarda asılı Michael Jackson posteri; öylesine anlamsız ki... Bu konuda pek fazla bir şey yazmak istemiyorum. Kim gerek duymuş, esprisi ne? Anlamadım. Olay kısa bir süre içinde geçiyor. Eğer bu bir tiyatro anlayışı ise; bu anlayışın dayandığı kuramı ve adını bilmek isterim. Diyebilirim ki; ikinci perdedeki dekorun aydınlığı derli topluluğu; oyunun temposunu olumlu etkiledi. Oyuncular ve biz seyirciler; rahat nefes aldık.
Kostüm:
Görebildiğim kadarıyla; tarihi oyunların kostümlerinde ne denli başarılı isek, çağdaş yabancı oyunların kostümlerinde o denli başarısızız. Bu neden oluyor anlamıyorum? Bu oyunda yine karşıma çıkan; özellikle birinci perdede kostümlerin Amerikan havasını taşımadığı. Renkler, dokular... Olmuyor. Hemen burada belirteyim; ikinci perdedeki kostümler gerçekten özenli ve oyuncular ile bütünleşmiş. Başka bir deyişle ikinci perdede oyun tümüyle harika... Yine söz kostümden açılmışken; Treat’ın yeni elbiselerini anlatırken .. sen bej takımımı görsen!” sözcüklerindeki “bej” seyirci tarafından “beş” olarak algılandı. Bej yerine; gri, ne bileyim başka bir renk söylenemez mi? Yine bu konuyla ilgili; “pabuç” sözcüğünde hemen söyleşileri “pabuç” olarak algıladık. Sözcük Farsça “ayak örten” anlamında. Günümüzde kimse ayak örtene “pabuç” demiyor, ayakkabı diyor. Bu iki konunun tarafsız gözle yeniden değerlendirilmesini öneririm.
Birinci perdeyi zora sokan peruk:
Geliniz, Phillip’in birinci perdede taktığı peruğu bu kez biz başımıza takalım ve aynaya bakalım... Neye benzediğimize karar verelim. Ben bu perukla Yıldıray Şahinler’i sarı tüylü goril yavrusuna benzettim. O, ne kötü peruk. Yıldıray Şahinler’in yüz yapısı dikkate alındığında (gözlerinin yakınlığı) haksız mıyım? Bir kişi çıkıp; “bu peruk olmadı!.. “ diyemedi mi? Lyle KESSLER; “ille Phillip’in başında bir peruk olacak!” mı diyor? İnanın; oturduğum yerden bu çirkin peruğun tellerini gördükçe nasıl üzüldüm anlatamam. Bana göre birinci perdede, Hazım Körmükçü’nün yeterince başarılı olamamasının başlıca nedeni; her an düşecekmiş korkusunu veren, Yıldıray Şahinler’in başındaki bu çirkin peruktu diyebilirim. Bu peruk, Phillip’in omuz hizasının üstünde bir yasak bölge yaratmış. İşte oralara dokunamıyorsunuz. Diyorum ki; keşke bu peruk yerine; kirli veya eski şapka ne bileyim bere türünden bir şeyle oynasaydı... Bu peruk işini hiç anlamadım... Lütfen bu işe bir çözüm bulun! Oyuncuları kısıtlıyor, oyunun temposunu düşürüyor, birinci perdede biz seyircilere ve oyunculara zor anlar yaşatıyor.
Voltaj mı düştü? Işıkçının eli mi kaydı?
Birinci perdenin sonlarına doğru; Harold ile Phillip’in çok güzel oynadıkları bir sahnede (bu sahne alkışlanırda- alkışlanmazda) birden ışıklar perde sonu gibi çok hafif karardı ve seyirciler alkışladı ve ışıklar yeniden normal duruma geldi. Oyunun ilk toplu alkışı bu sahnede oldu. Biz seyirciler; oyun ne denli kötü olursa olsun, perde sonlarında bir nezaket alkışını oyunculardan esirgemeyiz... Ama bu sahnede garip bir şeyler oldu!.. Diyorum ki; eğer kumanda masasında görevli ışıkçının eli yanlışlıkla düğmelere değmişse, voltaj düşmüşse tamam... Yok! Şarklı kurnazlığı ile bu sahne için özel bir davranışla, seyirci alkışa yönlendiriliyorsa; çok ayıp! Derim ki siz oyunu yönlendirin, seyirciyi değil! Olmadı, bir alkış plağı alın canınızın istediği yerde efekt olarak çalın... Bu son yazdığım konuda haksız olmayı, olayın benim ileri sürdüğüm gibi olmadığını duymayı ne denli istediğimi anlatamam...
Oyuncular:
Phillip, rolünde Yıldıray şahinler başarılıydı, kutluyorum. Birinci perdede o kötü peruk olmasaydı ve özürlü genç tiplemesinde ağzından akan o salyalara gerek duymasaydı diyorum... Çok daha başarılı olurdu. Birinci perdede çok yalnız kalmasına karşın; tam bir profesyonel gibi bu ölü sahnelerden düze çıktı. Ayrıca, İlk Gençliğim oyunundaki tiplemesinden hiçbir eser kalmaması da onun oyun gücünü gösteriyor. Zor bir rol, Yıldıray Şahinler tüm bu zorlukları aştı ve üstesinden geldi. Teşekkürler ve başarılar...
Treat, rolünde Hazım Körmükçü; özellikle birinci perdede öyle çok olumsuzluklarla uğraştı ki; birçok ikili sahnede sanki solo dans eden bir baleti andırıyordu. Phillip’e vurması gerekiyordu... Saçını çekmesi gerekiyordu... Ah o aptal peruk! Hazım Körmükçü’nün elleri hep boşlukta kaldı. İkinci perdede, oyunun akışıyla gerçek Treat’ı gördük. O, otobüsteki basketçi zenciyi anlatışı, annesinin paltosuna sarılıp yatışı... Bu sahne neredeyse erken gelen bir final sahnesi güzelliğinde ve başarısındaydı. Eğer; Hazım Körmükçü tüm sahnelerde sesine gereken tonlamaları verirse; özellikle oyunun ikili ve üçlü sahnelerine tempo açısından çok büyük katkı yapmış olur. Dileğim; gelecekte Hazım Körmükçü’yü tek kişilik bir oyunda doyasıya seyretmek. Şimdiden bunu ışıklarını görüyor ve başarılar diliyorum.
Harold, rolünde Kamran Usluer; oyuna profesyonel tadı aktaran usta. Oyunun anahtarı. Çok başarılıydı. Kendisinden istenileni verdi. Sarhoş tiplemesinde aşırılığa kaçtığı anlarda sözcükler biraz şiveye dönüştü... Sözcüklerde biraz Dinar’lı, Afyon’lu söyleyişi algıladım... Tüm kalbimle kutluyor, teşekkürlerimi sunuyorum...
Sonuç:
Bu oyunda koruma duygusunun altında yatan korunma gereksiniminin boyutlarını gördük. Bize, özürlü görünen Phillip, Treat’ın tüm çabalarına karşın, gerçek hasta ve korunması gereken. Dikkatli bir seyirci; Hazım Körmükçü’nün oyununda bunu yakalayacaktır. İki ayrı ruh halinden geçişler biraz sert olsa da; gerek Treath’ın, gerekse Phillip’in benzer özürlü ruh hallerinin çakışmaması gerekiyor. Oyun; birinci perdedeki dağınık ve yerine oturmamasına karşın, ikinci perdede istenilen düzeye ulaşıyor. üçlü grup oyunundaki tempo düşüklüğü, ikili ve tek başına oyunlarda çok etkileyici ve güzel. Final çok etkileyici. Gerek Treat ve gerekse Phillip’in son final sahnesinde Harold’a sarılmalarındaki uyum, yükselmeler ve büzülmeler; birer matematik işlemi doğruluğunda yapılması gerekiyor. Özellikle Treat’ın koltuğa çıkışında ayaklarını biraz daha yumuşak yukarı alması gerekiyor. Sahneler iyi müziklerle desteklenmiş. Müzikte bir olumsuzluk; birinci perdedeki açılış müziğinin sonucunda hemen başlayan ikinci, sahne müziği arasındaki geçiş zayıflığı ve zamanlamanın daha iyi yapılamaması... Genelde müziği övüyorum.
Oyunu sevdik ve bitişte “bravolar” arasında alkışladık. Bu sonucun doğmasında; ne olağan üstü bir yaratıcı yönetim, ne de akıllara durgunluk veren bir dekor ve benzeri şeylerin etkisi vardı diyemiyorum...
Temel neden; oyundaki çıkmaz sokak çocuklarının içimizdeki “Köprüaltı Çocukları” na uzattığı el ve yaklaşımın yanı sıra; sahnede tüm güçleriyle oyunu ayakta tutan, ülkemin en güzel insanları; o, üç tiyatro sanatçısıydı...
ÇIKMAZ SOKAK
ÇOCUKLARI
(ORPHANS)
Oyunun yıldızlı değerlendirmesi:
Oyunun tümü........................................: ****
Yazan..................................................: Lyle KESSLER
Türkçesi..............................................: Ali NEYZİ
Yöneten...............................................: Gencay GÜRÜN * * * * J
Dekor-Kostüm......................................: Nilgün GÜRKAN * * *
Müzik..................................................: Selim ATAKAN * * * *
Phillip...................................................: Yıldıray ŞAHİNLER * * * *
Treat.....................................................: Hazım KÖRMÜKÇÜ * * * J
Harold...................................................: Kamran USLUER * * * * *
Sahne Amiri..........................................: Ahmet HÜN
Asistanlar..............................................: Cem DAVRAN-Bensu ORHUNÖZ
Ayşen ÇETİNER
Realizatörler..........................................: Ayşen AKTENGİZ-Sabahat ÇOLAKOĞLU
Adnan YILMAZ
Suflör.....................................................: Birbahar KERİGAN
Işık.........................................................: Kazım ÖZTÜRK-Mehmet TOPATAN
Efekt.......................................................: Hitay DAYCAN
Efektör....................................................: Ayhan ARLI-Levent AKMAN
Sahne Teknisyenleri.................................: Recep CANTEMUR-Fahri KORU-Hasan ÖZEN
İsmail EYİBİL-Mehmet GÜZEL
Aksesuar.................................................: Metin ALADAĞ-Mehmet BALCI
Sahne Terzileri.........................................: Hüseyin ÖZAY-Rezzan GÜLAN
Kuaför.....................................................: İhsan SERT
Fotoğraf...................................................: İsmet TAŞKURT
TevfikYALÇIN
Yorum Yaz
|
|||||||||
























