GÜNDEDÜN
İstanbul Oyunlarına Mektuplar
İstanbul, 20.10.1994
“ASKERLİĞİM” oyununun eleştirisi:
Önce Hoş geldin Yeni Yönetim:
Yaşamın ortak paydası nedir?.. Beyoğlu Çiçek pasajı’ ndan bir parmak, pardon bir kadeh kalkıyor; ‘’…rakı! Yaşamın ortak paydası rakı! Anam babam rakı!...’’ diyor (!) Evliliğimin onuncu yılında karımın Fenerbahçe’ li olduğu ortaya çıktı. Oysa ben onu hep benim gibi Galatasaray’ lı bilirdim. Değilmiş. Son günlerde bu sportif aldatmayla geçen on yılın acısını çıkarırcasına karıma soruyorum; ‘’ Fenerbahçe bu sene NAH şampiyon olur mu?.. ‘’ Karımdan ‘’tıs’’ çıkmıyor. Buradan Beyoğlu Çiçek Pasajı’ ndan kalkan rakı kadehli yanıta ‘’Yaşamın ortak paydası NAH rakıdır’’ diyorum… ‘’ Demokrasi!..’’ önce ne olduğunda anlaşalım, sonra payda değil de ‘’pay’’ olarak belki düşünürüz…’’ Çevre!’’ Hayda!... Bana göre; ‘’Çevrenin çerçevesi İNSANDIR! Nerede güzel bir çevre varsa; orada güzel insanlar vardır..’’Çevre’’ tamam da; ÇERÇEVE Hani?... Bundan on yedi yıl önce bu soruyu karıma sorsaydım onun beyaz atlı prensi olarak… Yanıtını düşünmeme bile gerek yoktu; ‘’AŞKIMIZ’’ derdi ve ikimizde inanırdık. Şimdi o beyaz atlı prens; beyaz atın seyisliğine getirilmiş olduğundan bu durumda; bu soruyu istediğim yanıtı karımdan alacağımı hiç sanmıyorum… Bırakalım soruyu soran yanıtını versin… Neymiş yaşamın ortak paydası…
Yaşamın ortak paydası; SEVGİ’ dir. Sizi bilmem, ama benim için öyledir. Şu 27 Mart Yerel Yönetim Seçimlerinden sonra; Şehir Tiyatroları’ ndan uzaklaşacağımı, oyunlara gitsem de eski tadı alamayacağımı, dahası oyunlar hakkında yazmayacağımı sanıyor, sanmanın ötesinde inanıyordum. Bu konudaki görüşlerimi 31. Mart tarihli bir mektupta dönemin Genel Sanat Yönetmeni’ ne de dürüstçe iletmiş ve bir seyirci olarak tepkimi göstermiştim. Ancak, bir şeyi unutmuşum: ‘’sevgi’’ nin yaşamımda ortak payda olduğunu ve siz; İstanbul Şehir Tiyatroları’ nı ne denli büyük sevdiğimi… İnanmıyor musunuz?... Lütfen inanın! Sanmayın ki hovardalığın en büyüğü parada yapılır… En büyük yatırım bizzat ‘’insan’’ın kendisine yapılan yatırımdır ve bizlere inanın, seyircinize inanın. Unutmayın ki en büyük hovardalık; insanın harcanmasından kaynaklanandır, bizleri, insanlarınızı harcamayın:
‘’ HOŞGELDİN Yeni Yönetim!...’’ diyorum ve bu konuda son sözlerim: Biz tiyatro seyircilerinin içinde bakır tel döşeli olsaydı; bunların hiçbirine gerek kalmazdı. Basardık düğmesine, çekerdik fişten, iş sonuçlanırdı. Ancak, o zaman da alkışlar böyle hoş gelmezdi kulağa… Çünkü; et, ete değil; demir, demire vurarak ses verirdi.
Diyorum ki siz tiyatro sanatçıları olmasaydı; kim verirdi bize insanın o doğallığı ile bilgiyi, erdem ve duyguyu? İşte, bize sizin dışınızda sunulanların tümü; teknoloji harikaları, yapay zeka ürünleri, metalik coşkular, medya parlaklığı… İyi giyimli kumarbaz tavrıyla ortaya atılan hileli, soyut düşeşler. Zarı atan da onlar, kazanan da onlar… Bizler ise; yeşil çuhaların üstündeki, yanık sigara izleri…
Genel olarak Oyun:
Çok ilginç! ‘’Askerlik’’ nerede olursa olsun; üç aşağı, beş yukarı benzer… Dünyanın en disiplinli ordularından olan TÜRK Ordusu’ nda üç buçuk ay kısa dönem askerlik yapmış uyanık birirsi olarak benim bu konuda söyleyeceğim pek bir şey olmasa da; oyunu birlikte izlediğim karımın; konuyu hiç yadırgamaması, en ince detayları bile zorlanmadan anlaması beni şaşırttı demeyeceğim. Neden mi? Oyun Neil Simon ve Yönetmen Engin Uludağ. Biz seyirciler bu zevki ilk kez, bu ikiliden; ‘’İlk Gençliğim’’ oyununda tattık. İşte bu yaklaşım; Askerliğim oyununun seyircisini de paket olarak ilk günden birlikte getiriyor. Görebildiğim kadarıyla Türk İnsanı; Neil Simon’ un oyunlarında baskıcı olmayan evrenselliğin bütünlüğünde kendi bireyselliğini şöyle veya böyle buluyor. Bunun neden böyle olduğu tam bir lisansüstü bilimsel çalışma konusu gibi geliyor bana…
Oyunun en önemli diğer bir yanı da; oyuncular açısından ortaya çıkıyor. Rol dağılımından sonra oyuncuların birbirlerinden ne kostüm, ne aksesuar, ne de farklı dekor açısından özel ayrıcalıkları bulunuyor… Tek tip elbise, tek tip araç gereç… İşte burada tüm oyuncuların korkuları başlıyor. Bu benzerlik ve rahatsız edici eşitlik altında; bireysel çaba, rolü iyi kavrama, tiplemedeki başarı ve doğal olarak; final alkışında öne geçme… Engin Uludağ bunu çok iyi dengelemiş olmasına karşın, sahne dekorunun sanırım zorunluluktan kaynaklanan ‘’pratik çözüm’’ ağırlıklı olması; oyunun, oyuncular açısından sahne önüne taşmasına neden oluyor ve oyuncular ‘’ kendilerini gösterme’’ de oldukça zorlanıyorlar. Başka bir deyişle sahne derinliği yeterince kullanılamıyor. Yine de bu zorlukların üstesinden gelmiş, benzer giysiler içinde karakter yaklaşımını doğru yapmış ve oyun tekrarlandıkça tiplemelerin daha da yerine oturacağını kestirmek zor olmuyor. Açıkçası öyle bir oyun ki ‘’asker’’ rolünü üstlenenler için…Ağlamayı, sızlanmayı bırakıp; herkesin tüm gücüyle yeteneğini ve sanatçılığını ortaya koyması ve sanatçı kariyerine bir artı yazması gereken bir oyun. Diğer bir önemli konu da; diyaloglarda ve oyunun bütünlüğü içinde davranışlarda yasakçılığa gidilmemiş olması. İşte bir askeri birlik budur, dili ve davranışı böyledir. Eğer insanın ihtiyaçları kendisi için ayıp değilse; toplum için neden ayıp olsun? Öyleyse bunların anlatımında kullanılan semboller ve sözler de ayıp olamaz. Kim ne der bilemem, ama ben bu yaklaşımı çok yerinde buldum ve sevdim. Varsa ‘’ayıp’’ diyenler; ‘’Çok ayıp’’ ederler…
Diyorum ki; bu oyunda, Yıldıray Şahinler’ e yine oyunun anlatıcısı rolünü vermek, çok mu gerekliydi?... İlk Gençliğim oyununun devamı niteliğinde bir ‘’Eugene’’…. Yıldıray Şahinler açısından bu bir avantaj mı sayılmalıydı oyunun yönetmeninin ‘’gözdesi’’ olarak…
Ben, Engin Uludağ olsaydım (olamam ya) ne yapardım? Çok zor… Ne var ki Yıldıray Şahinler; İlk Gençliğim oyunundaki rolüyle 14-15 yaş grubu geçler arasında; sıcak, sevgiye ve özdeşleşmeye dayanan bir yer edindi. Bunu kendi kızlarımdan biliyorum… Bu yok sayılabilir mi? Bir oyun diğer bir oyunun devamı niteliğinde de düşünülemez mi? Sonuçta; doğru olan yapılmış diyorum ve acaba Yıldıray Şahinler bu görevi ne denli doğru yapıyor; onu da ayrıca, yeri geldiğinde tartışacağım.
Oyunun birinci bölümünde; tren yolculuğunun sonunda, kışlaya yerleşme düzeninde; alimde olmayarak koğuşun dışındaki askeri birliğin yaşam havasının da koğuşa; ses, ışık (gökyüzü projektörü) yat borusu, hoparlör anonsu ve diğer sahne unsurlarıyla girmesini istedim. Oyunun ikinci bölümünde marşlar, eğitim, özlem şarkıları, bunları zaten bekliyordum ve buldum. Buldum, ama biraz üst üste yığıldı ve tempo çok hızlandı, sahnelerin tadına varamadım…
Bu güzel oyunda bana en zayıf görünen yön; oyunun müziği geldi. Biraz ürkek, korkak, ‘’müzik mi? İşte var…’’ gibisinden. Oyunun broşürünü ( dilerim bu karton parçası geçicidir) inceledim; müzik sorumlusunu göremedim. Bu durumda bu iş ya bir amatöre görev olarak verildi, ya da önemsenmedi. Dileğim; önce müzik sorumlusunun broşüre yazılması ve oyun fazla ilerlemeden başta oyunun yönetmeni olmak üzere, tüm teknik sorumlular oyunun müzik altyapısını yeniden gözden geçirerek; yaşanan dönemi yansıtan ne türlü müzik isteniyorsa bu işi profesyonele çözümlenmek üzere yollamalarıdır…
Yönetmen Engin Uludağ: Ne yapabilirim?... Bir oyun Neil Simon’ dan ise; Türkiye’ de oyunun yönetmeni Engin Uludağ’ dır…..’’ Ne yani, bu; bu kadar kesin mi?’’ diyenler çıkabilir… Evet bu bu kadar kesin. Bu konuda çırak yönetmenlerin cesaretini hoşgörüyle karşılarım, ama ustalar, kendini usta ayanlar hiç kalkışmasın… Eline sağlık Engin Uludağ… Biliyor mu sun; yönetmen var; işi, kıvrak zekasıyla biraz da biz seyircilerin Avrupa görmediğimizden yararlanarak bitiriyor… Yönetmen var; tam bir matematik adamı… Bizi kıskıvrak bağlıyor ve zorla şapka çıkarttırıyor… Yönetmen var; yaratıcılığına güveniyor, topluma kılıç çekiyor, sistemleri elinin tersiyle itiyor, topluma kılıç .ekiyor, oyunundan kaçmak istiyor… Yönetmen var işte… Nasıl istersen… Hele bir yönetmen var; başarısızlığını seyircinin dangalaklığına bağlayan dangalak yönetmen…Seyircisini aşağılayan… Ama bir yönetmen var; oyununda yüreğini ortaya koyan, o sımsıcak yüreğini ustalığından önce ortaya koyan ve oyununun her oynanışında biz seyircilerin arasında yüreği ‘’pıt pıt…’’ atan bir yönetmen… İşte O eli öpülesi, önce ‘’ Sevgili İnsan ve sonra Yönetmen… İşte O’ nu görmek isterseniz; Oyunun adı ‘’ASKERLİĞİM’’ yazarı Neil Simon, oynandığı sahne Kadıköy Haldun Taner, aylardan Ekim, yıl 1994 adı; oyunun afişinde yazılı, kalbi yıllardır bizimle… işte O; YÖNETMEN.
Dramaturg Füsun Akatlı: Yanılmıyorsam ilk kez oyunların dramaturglarının oyun broşüründe yer aldığını görüyorum. Ben ilk kez bir oyun eleştirimde yıllardır yazmak isteyip te yazamadıklarımı size aktarma fırsatı bulacağım. Bugüne değin oyunlarda dramaturgların adlarının yazılmayışını bir yönetim davranış biçimi olarak görmenin; seyirciye çok büyük haksızlık olduğu inancımı burada belirtmek isterim. Dileğim bu gerekli ve dahası zorunlu uygulama aksamadan yürür.
Genel olarak oyunlarda oyuncuların (özellikle örgün eğitimi olmayan yaşlı oyuncuların) büyük ses uyumu ve küçük ses uyumu konusunda yanlışlıklar yaptığını görmekteyim. Ayrıca; bağlaç ve ekler konusunun anlam bakımından gerekli titizlikte söylenmediğini açıkçası halk deyimiyle (gargaraya) geldiğini söyleyebilirim. Yine bazı sözcüklerin cümle içinde kullanışlarında, anlamlarını vermede; gerekli vurgular tam olarak yapılmamakta… Bu oyun için saptamalarım; ‘’ama’’ sözcüğünün cümle içinde kullanışlarına dikkat edilmesidir. Özellikle Yıldıray Şahinler’ in ‘’anlatıcı’’ olarak konuştuğu bölümlerde sözcükler anlamlarından kopuk olarak sanki savrulmaktadır. Genel olarak bu sorun; oyuncuların ezberlerini yaparken noktalama işaretlerini ezberden saymamalarından kaynaklanmakta. Bunun sonucu olarak ta eksiksiz söyleme tedirginliğini; beraberinde anlam kayıplarını birlikte getirmektedir. Bu oyunda bulunmamasına karşın; çeviri oyunlarındaki özel isimlerin, söylenişlerine yeterince önem verilmediği, ya da yanlış söylendikleri; saptamalarım arasındadır.
Yazımı buraya dek okuyan on beş yaşındaki kızım:
‘’Dramaturg ne iş yapar?’’ diye sordu.
‘’Oyunları kuş’ a çevirir…’’ dedim.
‘’Ne yani !? KIRPICI MI? Diye feryat etti. Bu güzel başlangıçta; dramaturgların ne iş yaptığını işlerinin ne denli önemli olduğunu bir yolunu bulup insanlarımıza anlatmalıyız. Biz işin doğrusunu; Türk Dil Kurumu’ nun yayınlarından; Gösterim Terimleri Sözlüğü’ne bakarak öğrendik.
Sahne ve Giysi Tasarımı Özhan Özdil: Elimde olsa bu oyun için Özhan Özdil’ e AKM’ nin o büyük salonunu verirdim… Şu 5 Nisan Ekonomi kararlarını da ‘’Askerliğim’’ oyununun sahneye konuluşundan sonra başlatırdım. İnanıyorum ki; o zaman çok daha görkemli ve unutulmaz sahne tasarımı ile karşılaşırdık.
Oyunun birinci bölümündeki tren vagonu; ilk izlenimde bizlere kompartıman havasını vermiyor. Oyun ilerledikçe oyunun çevre tasarımının pratik çözümlere endeksli olduğu bir genel politika olarak yansıyor. Bu nedenle çevre tasarımı konusunda seyirci olarak’’… şöyle de olsa, bu çözüm neden düşünülememiş?..’’ gibi arayışlara girmemiz yersiz oluyor. Ancak hemen belirtmeliyim ki getirilen pratik çözümlerin en önemli işlevi; oyunun trafiğinin rahat işlemesine yardımcı olmasıdır. Ancak bu rahatlık; beraberinde görsel ucuzluğu da birlikte getiriyor. Kışla dışı sahnelerinden, özellikle;Eugene ve Daisy’ nin son ayrılış sahnelerinde bir duvar dibi panosunu çok aradım.
Başlangıçta da belirttiğim gibi oyunun genellikle yatay çevre düzeni içinde oynanması; arka tarafta ürkütücü ve anlamsız sahne boşluğu yaratıyor. Bunun sonucu; gerek tren yolculuğu, gerekse koğuş ve kışla kompozisyonlarında oyuncular aynı düz çizgide oynamak zorunda kalıyorlar ve bu sahnelerin bağımsız çevre düzeni olduğunu ayırmak biz seyircilere kalıyor. Gece yürüyüşünden dönüş sahnesinin, salondan sahneye olması; bu sıkıntıyı biraz olsun ortadan kaldıran bir ferahlık getiriyor.
Giysi tasarımının yeterli olduğunu söyleyebilirim. Asker oyuncular açısından aradığım tek şey;saç tıraşlarının biraz Amerikan askerlerini anımsatmalarını görmekti. Belki bu istek tümden yerine getirilmese de saç uzamalarının bir disiplin altında tutulması, en azından aynı berberin elinden çıkmış havasının verilmesi bile oyunun güzelliği açısından çok şeyi değiştirecek inancındayım.
Oynayanlar:
Eugene Morris Jerome rolünde Yldıray ŞAHİNLER: İki ayrı Yıldıray Şahinler izledik. Takım içinde fırtınalar estiren, anlatıcı rolünde oyundan düşen bir Yıldıray Şahinler.
Birincisinde büyümüş, asker Eugene; ikincisinde ilk Gençliğim’ deki evin küçük oğlu. Bu bir başrol, yanılmıyorsam.. Biliyorum ve biraz da haksızlık yapıyorum; Yıldıray Şahinler’ den çok şey bekliyorum elimde olmadan…
Dedim ya; bu bir başrol!... Daisy Hannigan’ dan ayrılış sahnesi ve otel odasındaki sahnelerde çok başarılıydı; kutluyorum.
Joseph Wykowski rolünde Hüseyin KÖROĞLU: Özellikle oyunun ikinci bölümünde çok başarılıydı. Karşılıklı oynadığı zaman; istediği hareketleri diğer oyunculardan alması gerekiyor. Başarısı buna çok bağlı. Oynadığı karekter bunu gerektiriyor. Hüseyin Köroğlu başarısız oynarsa bu onun suçu olmamalı derim… Teşekkürler.
Arnold Epstein rolünde Can Başak: Harika bir karakter… Oyunu tek düzelikten kurtaran bir rol… Çok sevdim, ama tam anlamıyla ya da oyun henüz yeni başlamışken çok şey isteme hakkını kendimde bulamıyorum. Oyun ilerledikçe bu rolün çok daha iyi oturacağı inancındayım. Yalnız bu rolün gelişimini görmek için; oyunu bir den çok seyretme isteğimi burada açıkça belirtmeliyim. Can Başak, bir yerde ‘’yalnız’’ı oynuyor, kolay değil… Kimse ona bir şey yapamaz bu konuda…
Don Carney rolünde Engin ALKAN: Çok başarılı. Oynadığı karakteri çok iyi çözmüş, oyunu çok iyi okumuş… En çok sevdiğim yönü; Engin Alkan’ ın oyunun içinde riski sevmesi ve oyunun düşmesine, soğumasına izin vermemesi… Yeniden kutluyor ve teşekkürlerimi sunuyorum.
James Heenesey rolünde Ertuğrul PSTOĞLU: Oyunun sonundaki ilginç gelişme nedeniyle öne çıkmaması gerekiyor. Öyle de yapıyor. Zor ol… Daha başarılı nasıl oynanır bilemiyorum… Rolündeki final sahnesinde başarılıydı ve hepimizi şaşırttı.
Roy Seldrige rolünde Cem DAVRAN: Hem kendi rolünü oynuyor, hem de şaşırtmacı başka bir rol… Çok dağınık bir karakteri canlandırıyor. İnandırıcılığını sürekli gizliyor. Bu nedenle nerede kuvvetli nerede zayıf olduğunu kestirmek bizler için güçleşiyor. Cem Davran’ dan istenilen bu ise; başarılıydı diyorum.
Çavuş Mervin J. Toomey rolünde Mazlum KİPER: Çok başarılıydı. Her sahneye girişinde; oyunu yerden kaldırıp, ayakları üzerine dikti. Haklı olarak da; ortada dolaşan ve kimsenin pek sahiplenmediği ‘’başrol’’ü bileğinin hakkıyla çekip aldı…
Senin, o ezberindeki güzellik, rolünü benimsemedeki ustalığın, karşında oynayan gençlerin oyundan düştükleri anda onları yeniden oyuna çekmedeki başarın, inandırıcılığın… Öyle başarılısın ki; Genel Kurmay Başkanımız Karadayı Paşa, senin bu oyununu izlese; aynı rütbe ile hemen Genel Kurmay’ a tayinini çıkarır… Sonsuz teşekkürler’… Bir seyirci olarak seni bu oyunda tanımak benim için büyük mutluluk…
Rovena rolünde Sevgi SAKARYA: Bu rol için ve oynayan sanatçı için bir kitap yazabilirim. Bu konuya başka bir açıdan yaklaşmak istiyorum. Hani şu Özel Tiyatro Patronları’ nın tiyatrocu karıları var ya… Hani şu bol keseden dağıtılan Devlet Sanatçılığı kimliğini kazanan hanfediler… İşte onlar… Sözüm onlar; Siz sanat yaşamınızda ‘’ Rovena’’ rolünü oynamayı ya da böyle bir karakteri oynamayı hiç düşünür müsünüz? ‘’Evet’’ mi. Yani bu ‘’evet’’’ iniz Sevgi Sakarya cesurluğunda, güzelliğinde ve çıplaklığında… (!?..) Efendim!... Duyamadım biraz yüksekçe Lütfen!... ‘’… Kırmızı Şapkalı Kız, Kösem Sultan, Pembe Kadın… İşte şey gibi, yani… uygun olan…’’ Olursa; daha iyi olur mu diyorsunuz… Tabii canım neden olmasın? Şey’ Bu size uygun rollerin karşılığında bir iki ödül almayı da düşünür müsünüz? ‘’ Devlet Sanatçılığı olursa…’’ daha mı iyi olur? Teşekkürler Sevgi Sakarya… Lütfen sen benim yukarıda yazdıklarımı hiç dikkate alma… Onlar, hiçbir zaman ne sanatlarında ne de çıplaklıklarında; tiyatro adına, sanat adına bizlere dürüst davranmadılar. Burada; Rovena’ yı, sana uzun uzun anlatmak hiç istemiyorum… Her yönden olağanüstü… Teşekkürler… Teşekkürler…Teşekkürler Sevgi Sakarya…
Daisy Hannigan rolünde Bennu YILDIRIMLAR: Oyunun en şanssız oyucuydu Bennu. Neden derseniz? Onun sahnelerinde hiç dekor olmaması, birden bire ortaya çıkışı… Biz seyirciler biraz zor benimsedik Daisy Hannigan’ı oyunun içinde. Bennu Yıldırımlar, tüm bu olumsuzluklara karşın elinden geleni yaptı ve özellikle Eugene ile ayrılık sahnesinde artık içimizde unutulmaya yüz tutmuş o ilk sevgililerimizi bir damla gözyaşı olarak bize anımsattı.
Sonuç:
"Askerliğim’’ oyunu, bu sezon seyrettiğim ilk oyun. İstanbul Şehir Tiyatroları’ nın Ekim ayı Düzeni’ nin arka sayfasında yeni oyunları görmek; gelecek açısından oldukça umut verici ve sevindirici. Bir seyirci olarak dileğim; bu güzelliklerin ve birlikteliklerin devam etmesidir.
Bu oyunun finalinde sahnedeki sanatçıları alkışlarken, karım o heyecan içinde kulağıma fısıldıyor; ‘’tiyatroyu özlemişiz!’’ Tiyatro neden özlenmesin ki..
Tevfik YALÇIN
Oyunun Yıldızlı Değerlendirmesi: (*)
Oyunun Tümü: * * * * J
Yönetmen Engin Uludağ: * * * * J
Sahne ve Giysi Tasarımı Özhan Özdil: * * * *
Müzik : * * * *
Dans : * * * * J
Askerliğim oyununun tüm yıldızlı değerlendirme dağılımı, üzülerek belirtmeliyim ki; arşivimde bulamadım. Yukarıdaki değerlendirme tarafımdan hazırlanan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları 1991-1994 Oyunları Seyirci Değerlendirmesi (*) Dağılımına göre İstatistik Analiz’ den alınmıştır. 2006/ Tevfik Yalçın
Yorum Yaz
|
|||||||||



















